Rize 25.6 °C
  • DOLAR3,4721
  • EURO4,1653
  • ALTIN146,581
  • IMKB104691
Rizenin Köyleri
0 Yorum | Okuma : 7330 | İçerik Tarihi : 04 Temmuz 2014 Cuma 18:46

Rize Gündoğdu

Rize Gündoğdu yöresinin tarihi
Sosyal Paylaşımlar

Rize Merkezden 9 Km.  uzaklıkta olan Güneysu, çeşitli vasıtalar ile ulaşılması mümkün. Belediyenin ve özel taşımacılık yapan şirket ve girişimcilerin vasıtaları ile günün her saatinde ilçeye ulaşmak mümkün. Ayrıca Rize ile komşu il ve ilçelerin bağlantsını sağlayan yol üzerinde olması sebebi ile ulaşım sorunu yaşanmamaktadır.

Yöremizin Tarihi

Pontus Krallığı Döneminde “SANNIKA” Roma İmparatorluğu Döneminde “Pontus Polemoniacus” ,Osmanlı Devleti ve Cumhuriyeti’in ilk dönemlerinde “LAZİSTAN” olarak anılan Rize’nin bugünkü adının nereden geldiği yönünde farklı rivayetler vardır.Bir görüşe göre Yunanca’da da prinç anlamına gelen “Rhizos” ya da Rumca’da dağ eteği anlamına gelen Rhiza sözcuklerin değişimine uğrayarak Rize oldugu seklindedir.Bir diger gorus ise Osmanlıca’ da kırıntı,dokuntu anlamına gelen ‘RİZE’ kelimesinin aynen anlamıyla ilin adını aldıgıdır.

Rize yazılı tarihine iliskin dolaysız bilgiler,Ege’de yasayan Miletoslu denizcilerin yoreye yaptıgı seferlerle baslar.M.Ö.;670’lerde Miletos’ların Karadeniz kıyılarında kurdukları kolonileri,Rize’ye kadar uzattıkları biliniyor. Med ve Perslerin istilasına ugrayan bolge daha bu donemde İyonluların dolayısıyla Grek kulturunun etkisine girmistir.İlk caglarda Pontus Krallığı’nın egemenligine giren Rize yoresi , 11.yy’a kadar İslami akımların etkisi dısında kaldı.11.yy’da Buyuk Selcuklu ‘ların yukselme doneminde Melikşah’ın (1072-1092) tüm Karadeniz kıyıları gibi Rize’de once Bizans, daha sonra da Trabzon Rum Pontus İmparatorlugu’na katıldı.1461’de Fatih Sultan Mehmet tarafından Trabzon ile birlikte Osmanlı sınırları içinde yeraldıgı biliniyor.19. yy’ın ikinci yarısında Trabzon eyaletinin bir sancak merkezi olan Batum ,Rusya’ya bırakılınca Rize sancak merkezi oldu.1.Dunya Savası’nda Ruslar tarafından isgal edilen Rize 2 MART 1918 ‘de isgalden kurtuldu ve 1924’de il merkezi oldu.

Rize yemyeşil bir kent .1950 den sonra çay sayesinde kalkınmış .Apartman boşluklarına ,sanayi sitesindeki tamirhane avlularına kadar her yere çay ekilmiş. Çaydan artan yerlerede apartman yapılmış .8.yüzyıldan kalma bir Bizans kalesi dışında hiç bir tarihi yapı yok. Çay enstitüsü görmeye değer bir yer. Rize adı eçince akla çay gelir. 1989’da Türkiye yaş çay yaprağı üretiminin % 72’si (476.839) ton Rize’de gerçekleştirilmişti. Öbür bitkisel ürünler arasında az miktarda mısır, mandalina, armut, patates, elma ve puroluk tütün sayılabilir.

Rize`nin bir Merkez ilçesi olan Gündoğdu, önceleri "Fetekoz" daha sonra "Yali" adlarını kullanarak günümüze Gündoğdu ismini alarak geldi. Türkiye`de ilk çay fidanlarının ekilerek denemelerin yapıldığı ve ilk çay fabrikasının kurulduğu yer olarak tarihte ki yerini almıştır.

Yöremizin Coğrafyası

Doğuda Artvin, Güneyde Erzurum ve Bayburt , Batıda Trabzon ve Kuzeyde Karadeniz il sınırı olan Rize çok engebeli bir arazi yapısına sahiptir. Deniz kenarlarındaki dar vadi ağızları hemen  hemen hiç yoktur. Yüksek rakımlı tepeler arasındaki en yüksek nokta olan Kaçkar (3932m) yaz kış kar tutar. Kaçkar dağının dogal yapısı bir çok kış sporu yanında trekking ve dağcılık için de topografyaya sahiptir. Dağ kayağı için Kaçkarlar doğal bir pist görünümündedir.

Rize ili toprakları Kuzey Anadolu kıyı dağlarının yüksek kesimlerinden dogarak Karadeniz’e dökülen irili ufaklı bir çok akarsu ile bölünür. En önemlileri Fındıklı Deresi, Büyükdere, Pazar Deresi, Karadere, İyidere ve Fırtına Deresi’dir. Bu dereler çeşitli yerlerde , şelaleler ile süslenir, Alabalık cinsinin en iyileri bu derelerde yetişir. Rizede’ki göller, dağların yüksek kesimlerinde buzulların aşındırması neticesinde oluşmuş buzul göllerdir. Bu göller Çamlıhemşin ve İkizdere’nin sahip oldugu doğa harikalarıdır.

Rize’de kışlar ve yazlar ılık geçer. Yıllık sızaklık ortalaması +14 civarındadır. Bölge Türkiye’nin en çok yağış alan yeridir. Yılda m2’ye 2510 kg yağış düşer. Bu iklim özeliklerine göre yörede Akdeniz bitkileri turunçgiller ve çay yetişir.
Ormanlar da en çok Kayın, Meşe, Kestane, Ihlamur, Ladin, Kızılagaç ve orman gülü bulunur. Ormanlarda Kurt, Ayı, Yaban Domuzu, Çatalboynuzlu Dag Keçisi, Hus tavuğu ve Kuşlar bulunur. Bölge kuş gözlemciliği için de uygun bir ortam oluşturur.

YAYLALAR

Engebeli bir yapının oluşu yörede yaylacılığı gündeme getirmiş ve hatta günümüzde Turizm haline gelmiştir. Ama çok eski yıllardan günümüze kadar devam ede gelen bir gelenektir yaylacılık. Arazinin konumu hayvanlar için yeterli beslenmeye elverişli değildir. Hem hayvanların daha iyi beslenmesi hem de yağ, peynir ve çökelek elde etmek amacıyla yaylaya çıkılır. Ancak, bugün 20 yıl öncesine kadar bütün canlılığı ile devam eden o yayla yaşamı kaybolmaya yüz tutmaktadır. Çaycılığa olan dönüş hayvancılıktan kaçışı bu da yaylacılığın sonunu getirmektedir.Her ne kadar gene yaylalara çıkılıyorsa da, yaşlılarımız o eski günleri yad ederken gözlerindeki ifadeden sanki bir şeylerin elimizden kayıp gittiğini anlamamak mümkün değil.

Bugün yaylaya çıkanlar iki grup altında toplanır. İhtiyaç dan dolayı çıkanlar ve Rize dışında yaşayıp anacak Rize ile bağlarını koparmayan yöre insanaları. Eski yılların özlemi ile tatillerini geçirmek, büyük kentlerin gürültüsünden kurtulmak ve doğayla başbaşa kalmak için yaylalara çıkan gırbetteki Rizelilerin sayısının bir hayli olmasına karşın ihtiyaçtan ötürü çıkanların sayısında belirgin bir azalma vardır.

Rize`deki Yaylalar Çağırankaya, Palovit, Elevit, Ovit, Amlakit, Hodeçur, Samisdal, Pokut, Çat, Haçivanak, Karmik, Hemşin, Başyayla, Ortayayla, Verçenik, Avusor, Kaçkar, Aşağı Kavron, Yukarı Kavron, Hazindak, Çiçekli, Çaymaçakur, Sal, Varda, Gölyayla, Cimil, Hazindağ, Ambarlı, Çahperik, Kito, Karap, Kale, Gürmanuman, Varoş, Çermeşk, Dahter, Anzer, Aşağı Faso, Yukarı Faso. ...ve sayamadığımız birçok irili ufaklı yayla. Yaylaya Çıkış Öncesi Hazırlıklar ve Yayla Yolunda Yayla çıkış zamanı hava şartlarına bağlı olarak değişir. Genel de Mayıs ayı sonu ile Haziran başıdır. Tarih muhtar ve köy heyetleri tarafından birlikte belirlenir. Bu tarih, yağan kar miktarına ve karın tahmini kalkış zamanına göre tespit edilir. Belirlenen tarihten önce kimse yaylaya çıkmaz.

Mezra : Bazı köylerin " mezra " olarak adlandırılan geçiş yerleri vardır. Mezraların rakımları yaylalara göre daha düşük olduğundan kar erken kalkar. Nisan ayı sonunda, Mayıs ayları başında bu mezralara gidilir. Orada 15-20 gün yaylaya çıkış tarihine kadar kalınır. Köyden gelenlerle birlikte yaylaya çıkılır. Hazırlıklar arasında, mısır öğütülmesi, at ve katır varsa semer ve eyerlerin gözden geçirilmesi, yiyecek, giyecek, hayvanların bağlanacağı, ip ve kazıklar sayıla bilinir. Sığırların alınlarına ya da boyunlarına nazar boncuğu veya muska takılırdı. Hayvanı olmayanlar yüklerini sırtlarında taşırlar. Taşımayanlar kiracı tutarlar. Yük taşınması gayet eğlenceli olur. Köyün gençleri genellikle pazar günleri hep birlikte yüklerini alır sabah erkenden yayla yoluna koyulurlar. Belli yerlerde molka veriri, dinlenir, açlıklarını giderir, horon oynarlardı.

Hanlar : Yaylaya çıkışlar genellikle iki gün sürerdi. Birinci günün sonunda hanlarda konaklanırdı. Hanlar, zemin katı kahvehane, üst katı da birkaç odadan ibaret bir otel niteliği taşırdı. Hayvanlar çok kalabalık olur ve ahırda yer olmazsa dışarıda yere çakılan kazıklara bağlanırdı. Hayvanlara hayvancının ot deposundan ot satın alınarak verilir, ayrıca içilen çay ve kalma masrafı olarak da hancıya belli bir miktar para ödenirdi.

Köççü : Yaylada sürekli kalacak kişilerle birlikte hayvanların götürülmesine yardımcı omak üzere bir kaç kişi de kafile ile birlikte bulunurdu. " Köçcü " denilen bu kişilker, sığırları yaylaya çıkardıktan sonra orada birkaç gün kalıp tekrar geri dönerlerdi. Yayla Hayatı Yayla hayatı Haziran ayının başından Eylül ayının ilk haftasına kadar sürüp giden üç aylık bir dönemi kapsar. Havalara göre bu süre azalıp, kısalabilir. Yaylada günlük hayat çok erken başlar. Sabah erkenden kalkılıp, sığırlar sağılırdı. Sütün kaymağı alınıp kaymak kabında, kaymağı alınmış süt ise peynir kazanında biriktirilir. Güneş doğarken hayvanlar çözülür ve yayıma bırakılır. Hayvanlar yayıma (otlak alanı) götürüldükten sonra ahırın gübresi temizlenir. Gübrenin temizlenmesinde ağzı geniş bir kazma ile, " süpürgelik " denilen dalları sert ve esnek yapıda olan bir cins çalıdan yapılmış ahır süpürgeleri kullanılır. Ahırın ortasında toplanan gübre, evin önünde uygun bir yerde biriktirildiği gibi sepetlerle çayırlıklara götürülüp serpilir. Bazen de günlük gübre ahırın iç duvar yüzeyine ya da taşların üzerine yapıştırılarak kurutulmaya bırakılır. Bir müddet sonra kuruyan gübreler " tezek " haline gelir. Bunlar odunu yanında ek yakacak olarak kullanılır.

Yaylacının günlük işlerinin başına da, sağılan sütü değerlendirmek gerekir. Peynir kazanında toplanan kaymağı alınmış süt, belli bire kıvama geldiğinde peynir yapılır. Peynir suyu kaynatılarak tülbentten yapılmış minci torbalarına dökülerek süzdürülür. Bu şekilde elde edilen peynir ve minci tuzlandıktan sonra peynir ve minci kaplarınak onulur. Kaymak kabı dolduğunda yayık yapma zamanı gelmiş demektir. Yayık vurma işi için yaylacı, diğer komşuları yardıma çağırır. Genellikle her yaylada ortak olan birkaç yayık bulunur. Atma türkülerle şenlenen yayık evinde elde edilen yağ, yıkanıp tuzlandıktan sonra yağ kaplarına basılır. O gün için hazırlanan yemekler yenir ve dağılınırdı. Sığırlar ikindiden sonra yayımdan toplanarak eve getirilir ve bağlanırdı. Sisli havalarda sığırların yerini tespit etmede bir kolaylık sağlamak için boyunlarına orta büyüklükte çıngırak takılır. Çıngırak takma adeti aynı zamanda kurt gibi yabani hayvanları da ürkütmeye yöneliktir.  Otlar azalmaya başlayınca, otlak alanların bir bnölümü geçici bir süre hayvanların girmesine yasaklanırdı. Yaylacıların ortak kararı ile alınan ve 20-30 gün süren bu yasaklama adetine " Koru " denilirdi. Korunun sona erdiği, bir gün önceden her eve duyurulur, ertesi sabah bütün yaylacılar hayvanlarını, koru süresince biraz daha yeşeren bu otlağa götürülürdü. Buna da " Koru Bozmak " denirdi. Korunun bozulması yaylacılara endişe ile karışık bir heyecan verirdi. Çünkü sığırların tek bir alanda toplanması, hayvanların biribiriyle kapışması sebebiyle tehlike oluşturmaktaydı.


Ot Biçimi :
Yayla hayatının en hareketli dönemidir. Temmuz ayının sonlarına doğru otlar iyice büyüyünce, dere ve ırmaklardan arklar açarak çayırlıklara verilen su kesilir. Bundan gaye otun çürümesini önlemek ve biçmeyi kolaylaştırmaktadır. Ağustos ayına gelindiğinde otlar biçilecek seviyeye gelmiş olur. Ot biçimi için güneşli günler tercih edilir. Çayırlıkların düzgün olan kısımlar tırpanla " kerendi " taşlık ve çok dar alanlar ise orak ile biçilir. Genellikle tırpan işi erkeklerce, orak ise kadınlarca yapılırdı. Ot biçme zamanlarda köylerden yardıma gelinirdi. Yağmura karşı bir yarış sürer bu dönemde. Biçilen otlar güneşte kurumaya bırakılır. Kuruyan otlar " Gelberi " denilen ağaçtan yapılmış dişli bir aletle kümeler halinde bir araya getirilir. Küme halinde kuru ot el yardımı ile sarılarak " Güvel " ya da " Sarma " denilen küçük demetlere ayrılıp ot depolarına taşınırdı. 5-6 güvel bir ot yükü olarak nitelendirilir. Otluğun verimi yük hesabı ile yapılırdı. Gündüz ot biçme gece eğlencelere dönerdi. Ot biçme işini bitirenler tekrar köye dönerler. Bir süre sonra yayla eski sükunetine davet eder. Biçilip depolanan kuru ot, yaz başı ve güz dönemlerinde havaların soğuk ve yağışlı gitmesi ya da otların azalması halinde ek yiyecek olarak hayvanlara verilir. "Güz Köçi" diye adlandırılan yayla dönüşü Eylül ayının ilk haftalarına rastlar. Otların sararması ve havaların soğuması ile birlikte yaylacılar tekrar mezra ve köylere dönerler.     

Yöremizin Ekonomisi

İlçe ekonomisinde en büyük payı, çay tarımı alır. Bunun yanında balıkçılık, arıcılık, hayvancılık da yapılmaktadır. Çayın, halkın geçiminde bu kadar önemli olması, yöredeki az kireçli toprağın bu bitki için ideal olmasından kaynaklanmaktadır. Şimdilerde ise yöremizde kivi üreticiliği yavaş yavaş yaygınlaşmaktadır. Kivi bitkisi de yöremiz toprağında yetişebildiğinden halkımız alternatif tarım olarak kivi ye yönelmektedirler.

ÇAYCILIK:
Yöremizin en önemli geçim kaynağı olan çay tarımı ilçemizde de önemli bir yer tutmaktadır.Çay tarımı 1944 yılında Örnek, Merdivenli, Kuzeyce, Sivrikale ve Subaşı köylerinde 50 dekarlık alanın çay tarımı için ayrılmasıyla başladı. Zamanımıza kadar büyük gelişmeler gösteren çay tarımı yörede fabrikaların yapılmasına ve elde edilen ürünlerin burada işlenmesiyle bölgenin ekonomisine büyük katkısı olmuştur.Mayıs ayında başlayan çay tarımı sezonu boyunca bazen 3 bazen de 4 kere ürün alınmaktadır. Havaların soğumaması durumunda genellikle dördüncü ürün çay toplanmaktadır. Çay sezonu boyunca, bir yandan çay tarımı yapılırken bir yandan da fabrikalarda sezonluk işçi olarak çalışılmaktadır. Yöremizde devlete ait çay fabrikalarının yanı sıra özel çay fabrikaları da kurulmuştur. Bu fabrikalar çay sezonu süresince işçi çalıştırmaktadırlar.

BALIKÇILIK:
Çay tarımından başka ilçenin gelir getiren kaynaklarından biride balıkçılıktır. Yöremizde olduğu gibi ilçemizde de Balıkçılık önemli bir geçim kaynağıdır. Genellikle kış boyunca balıkçılık devam etmektedir. Hamsi, palamut ve mezgit en çok rastlanan balık türleridir. Bu türlerin yanı sıra başka balık türleri de vardır. Son yıllarda Karedeniz deki kirlenme dolayısıyla türlerde azalma görülmektedir. Balıkçılık zorlu bir uğraş olmasına rağmen yörede kış boyunca başka iş olanağı olmadığı için yapılmaktadır diyebiliriz. Gerçi yöre insanı için Balık ve özellikle hamsi önemli bir tüketim maddesidir. Yaz boyu tüketmek için bile salamurası yapılır. Balık yöremiz insanının vazgeçilmez besin kaynaklarından biridir.

ARICILIK:
Yöremizin önemli geçim kaynaklarından biride arıcılıktır.Birçok köyümüzde arıcılık yapılmaktadır. Sahillerimizde rutubet oranının yüksek olması nedeniyle bu uğraş daha çok iç kısımlarda dağlık ve yaylalık alanlarda yapılmaktadır.

DİĞER:
Yöremizde, çaycılık, balıkçılık, puro tütünü ve arıcılığın dışında ekonomiye katkısı olan bir çok uygulama vardır. Bunlar hayvancılık, alabalık çiftlikleri, ticaret, sanayi, bankacılık, ormancılık ve diğer tarım türleri olarak sıralanabilir. Yöre insanı hayvancılığı, genellikle kendi süt ve süt ürünleri ihtiyacını karşılamak amacıyla yapmaktadır.

Yöremizin Gelenekleri

Bölgemiz, Türkiye`nin genelinden coğrafi olarak epeyce farklılık gösterir. Dağları, eğimi, toprak görünmemecesine olan yeşilliği, azgın denizi, iklimi, bol yağışı. Farlılıkları daha da sayabiliriz.Tüm bunların yanında insanları da farklıdır. İnsanlarının yaşam biçimleri, dünyaya bakışları da farklıdır. Dünyada belki bir daha benzeri olmayan bir biçimde, kendi kendisiyle alay edebilen, kendisiyle ilgili espriler üretebilen ve bunlara yine kendisi gülebilen insanların yaşadığı alanlardır buraları. Tüm bunların dışında bölgenin özellikle de en doğusuna doğru gidildikçe bir başka farlılık daha gözlenir. Kıyı şeridi boyunca dizilen Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa, Kemalpaşa gibi ilçelerde çok yoğun olarak, Rize il merkezi ve Çayeli ilçesinde de az olarak bir avcılık türü yapılır. Bu, "atmacacılık" adı verilen ve başından sonuna dek doğanın içinde geçen bir avcılık türüdür.

GİYİM KUŞAM
Çember : Kenarları işlemeli, sade, renkli veya motifli başörtü.
Yaşmak : Kenarları işlemeli ve renkli başörtü. Genellikle çember üzerine takılarak kullanılır.
Yazma : Yaşmağın büyüğüne denir.
Atkı : Genellikle kadınların kullandığı büyük başörtü.
Peştemal : Daha çok evli ve yaşlı bayanların kullanıldığı, bel örtüsü olarak da kullanılan ince çubuklu desenli başörtü.
Makaslı Peştemal : Püsküllü ve delikli peştamal. Daha çok genç kızlar ve genç kadınlar kullanır.
Kara Peştemal : Genellikle yaşlıların kullandığı, kenarları kırmızı kara peştamal.
Çeşan : Başa veya bele takılan, geniş çubuk desenli bir tür peştamal, dolaylık da denir.
Tepeluk : Gelinlerin giydiği ufak paralarla süslenmiş fes.
Fistan : Oldukça bol ve uzun dikilen, altlı üstlü bütün giysi.
Entari : Fistana entaride denir.
Gozli Çarşaf : Altlı üstlü bele bağlanarak kullanılan beyaz çizgi desenli siyah çarşaf.
Etekluk : Uzun eteklere denir.
Üç Etek : Genellikle kadife bezden yapılan altlı üstlü bütün etek. Üst ceket kısmına Kutni denirdi.
Geceluk : Kollu gecelik.
Yun Çorap : Beş cağla dokunan, uzun veya yarım biçimde çorap.
Şal Kuşağı : Yünden dokuma, daha çok kadınların ve yaşlı erkeklerin kullandığı kuşak.
Don : Belden dize kadar çok geniş ve bacak kısımları lastikle tutturulan bir tür kısa şalvar.
Tor kuşağı : Özel bir iplikten dokunan kemer.
Patik : Ev içersinde terlik yerine kullanılan kısa yün çorap.
Kongoş Çarık : İneklerin diz derilerinden hemen herkesin yapabildiği basit çarık.
Çarık : Hasılsız deriden yapılan basit çarık.
Hasıllı Çarık : Hasıllı deriden ancak ustaların yapabildiği çarık.
Kontra : Genellikle zengin kadınların giyebildiği topuksuz ayakkabı.
Tad : Deriden veya yünden dokunarak yapılan çarık biçimli, bağcıklı çocuk ayakkabısı
Mes : Yaşlıların çorap üzerine giydikleri, ayakkabı içine soktukları deriden yapılmış bir tür çorap.
Cizme : Deriden veya lastikten yapılan boğazlı bir tür ayakkabı.
Hamal Lastik : Daha çok iş yapılırken kullanılan lastik.
Lastik : Son dönemlerde giyilen, cizlavit de denilen en yaygın olan lastik ayakkabı.
Nalım : Takunya da denilen ahşaptan yapılmış kaba terlik.
Hedik : Ahşap malzemeyle yapılan, ızgara biçimli kar ayakkabısı Bu eşyaları tamamlayan kadın süs eşyaları da önemlidir.
Hemayil : Üçgen veya dörtgen biçimli gümüş zincirli kap.
Beşli : Kurdeleyle bağlanarak yakaya takılan altın süs eşyası.
Kupli : Kurdeleyle boğaza takılan bir Reşat altın değerindeki altın süslü.
Yuzuk : Yüzük Küpe
Küpe Kaleçi : Daha çok çocukların kullandığı süs eşyası, boncuk.


ERKEK KIYAFETLERİ

Başluk : Başa sarmak için dar ve uzun bir bez parçasından yapılır. Kukula da denir. Herkesin kendine has bir yöntemle bağlar, çoğunlukla her iki yana kulaklıklar bırakılırdı. Renk çoğunlukla haki olur ve elbiseye uydurulurdu.
Fes : Yün iplikle cağla (şişle) dokunup başa takılırdı.
Taka : Başa takmak için kumaştan yapılan başlık
Mendil : El, yüz temizliğinde olduğu gibi cep süsü eşyası ve başlık olarak da kullanılırdı. Mendilin iki ucu düğümlenip başa takılacak hale getirilirdi.
Yağluk : İki ucu düğümlenerek başlık olarak kullanılan bez parçası.
Abaniye : İpekten , sarımtırak dallı nakışlarla işlenmiş, abani denilen bir bezin fes üzerine sarılmasıyla elde edilen sarık.
Saruk : Daha çok din adamlarının giydiği beyaz başlık
Mintan : Açık olan kısmı boğaza kadar düğmeli yakasız gömlek.
İç Gömlek : Mintan altına giyilen bugünkü atlet görevini gören giysi
Fanila : Atlet, kollu çamaşır.
Yelek : Bugünkü yeleklere benzeyen, fakat yelekten daha bol olan giysi
Çoha : Yeleğe benzeyen, vücudu saran geniş ve kollu giysi
Zıpka : Alt kısımları, dar üst kısımları geniş altlı üstlü bütün giysi. Zıpkanın uçkur denilen kısmı düğmeliydi. Bele bir kuşakla bağlanırdı. Genelde siyah bezden yapılır ve mintanla giyilirdi.
İşdoni : Paçalı kilot
Kanaviça Pantul : Şalvar biçimli, bele bir kuşakla bağlanan iri keten dokuma bezden yapılan pantolon. Genellikle çocukların giydiği bu pantolonu büyükler de giyerdi. Daha çok bir iş pantolonu kabul edilirdi.
Kilot Pantul : Paçaları dize kadar dar, üst kısmı sağdan ve soldan bele kadar geniş olan pantolon. Dar olan kısım düğmelerle açılır ve kapatılırdı. Bele bir kemerle bağlanırdı.
Golf Pantul : Paçası dize kadar dar, üst kısmı bol olan pantolon. Dize kadar dar olan kısım düğümlenirdi. 1940`lı yıllarda moda olan bir giysiydi.
Yun Çorap : Beş cağla dokunan, uzun veya yarım biçimde çorap.
Şal Kuşağı : Yünden dokuma, daha çok kadınların ve yaşlı erkeklerin kullandığı kuşak.
Kongoş Çarık : İneklerin diz derilerinden hemen herkesin yapabildiği basit çarık.
Çarık : Hasılsız deriden yapılan basit çarık.
Hasıllı Çarık : Hasıllı deriden ancak ustaların yapabildiği çarık.
Çapula : Hasıllı deriden yapılan kaliteli, çarık üstü bir ayakkabı. Çapula özel ustaların yapabildiği ve zenginlerin giyebildiği bir ayakkabı çeşidiydi.
Yemeni : Hasırlanmış siyah deriden altları kösele olarak yapılan, ancak zengin ve ağaların giyebildiği bir ayakkabı türü
Tad : Deriden veya yünden dokunarak yapılan çarık biçimli, bağcıklı çocuk ayakkabısı
Mes : Yaşlıların çorap üzerine giydikleri, ayakkabı içine soktukları deriden yapılmış bir tür çorap.
Cizme : Deriden veya lastikten yapılan boğazlı bir tür ayakkabı.
Hamal Lastik : Daha çok iş yapılırken kullanılan lastik.
Nalım : Takunya da denilen ahşaptan yapılmış kaba terlik.
Hedik : Ahşap malzemeyle yapılan, ızgara biçimli kar ayakkabısı. Bu erkek kıyafetlerini tamamlayan süsü eşyaları da önemlidir.
Hemayil : Üçgen veya dörtgen biçimli gümüş zincirli kap.
Köstek : Genellikle yelek üzerine asılan üç sıra gümüş saat zinciri.
Picak : Daha çok korunmak için kın içersinde saklanan kesici alet. Genellikle iki tane taşınırdı. Birinin ucu sivri, diğerinin ise yuvarlak olurdu.
Tapanca :
Daha çok korunmak için taşınırdı.

EVLENME VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER
Evlilikler yakın çevreden yapılır, yakın çevrede kız yoksa dışarı çıkılırdı. Gelinlik kız komşu, akraba ve aile büyüklerince yapılırdı. Her ne kadar erkeğin görüşü alınsa da son söz aile büyüklerindi Beşik kertme vardı. Ancak bu doğuda olduğu kadar zorlayıcı olmayıp, çocuklar büyüyünce evlenme zorunluluğu taşımazlardı. Kız arama da elçi denilen insanlar devreye girerdi. Erkeklerin az da olsa eş seçiminde rolü olmasına karşın kızlar için bu söz konusu değildi. Kız seçimine çok önem verilirdi. Kızın soyu sopu araştırılırdı. Kız tarafı da erkeğin soyu sopunu araştırır, uygunsa verirdi. Kızın erkeğe gönüllü olması ve kaçma işini beraber planladıkları durumlarda olay fazla büyütülmez, zamanla örtbas edilirdi. Sevenlerin kavuşamama durumunda maraz denen ruh hastalıkları olurdu. Kız istenmeden önce evde ondan büyük kız olup olmadığı araştırılırdı. Böyle bir durum varsa kız istenmez, istense de büyük kız varken ufak kız verilmezdi. Kız onsekizini geçmişse "küle kalmış" yani evde kalmış kabul edilir, istenmezdi. Kızın bir başkasına sevdalı olup olmadığına bakılırdı. Kız daha istenmeden, yani iş resmiyete dökülmeden elçiler sayesinde iş halledilmiş olurdu. Kız istenmeye gidilirken karşı taraf haberdar edilir, hazırlıklı olmaları sağlanırdı. Erkek tarafı karşılanır ağırlanır. Bir müddet oradan buradan konuşulduktan sonra asıl konuya girilirdi. "Allah`ın izniyle, Peyganberun kavliyle kizinuzi oğlumuz Temel`e istiyiruk" denirdi. Kız tarafı kendini naza çeker, cevap vermek istemez, çay kahve, yemek ikram edip konuyu dağıtmaya çalışırdı. Erke tarafı da israr eder "Kızı vermezseniz ne yemeğinizi yeriz nede kahvenizi içeriz" derdi. Hayli mücadele sonunda istekler sıralanır, kabul edilince de kız verilirdi. Kız istendiğinde verilirdi. Çünkü söz önceden alınır ve kararlaştırılmış olurdu. Söz alınmadan kız istendiğinde, istenmedik olaylar olabilirdi. Erkek tarafı soğuk karşılanır. Mazeretler uydurulur. Bazen de kız görücüye çıkmazdı.  Kız tarafı erkek tarafının karşılayabileceği kadar başlık parası isterdi. Bu kıza harcanırdı. Ayrıca kıza alınacak eşya ve altın tespit edilirdi.  Ara kesildikten sonra (kızın sözünün alınması) olay hemen duyurulurdu. Bu da erkek tarafının dılaru da hava ya kurşun sıkmasıyla olurdu. Peşinden yemek yenir. Düğün günü belirlenir, ayrıntılar konuşulurdu. Ara kesilirken kız tarafına verilen sözler düğünden önce yerine getirilirdi. Bir alış veriş günü tespit edilirdi. Genellikle Çarşamba günü olurdu. Her iki tarfta birinci derece yakınlar olurdu.  Takılardan genellikle çok eskiden dilme fes, beşli, daha sonraları zincir, bilezik, küpe, yüzük, saat, alyans, iğne gibi altın eşyalar alınırdı. Daha sonra söz verilen giyim kuşam ve yerleşimle ilgili diğer eşyalar alınırdı.  Alınan eşyalar önce kız evine gönderilir, kızın kendi hazırladığı  eşyalarla birlikte sergilenirdi. Bu olaya "Bohça Açıldı" denirdi. Perşembe`den Cumartesiye kadar açık kalır isteyen gelir bakardı. Eşyalar evden çıkarken, kızın erkek kardeşi yoksa bir yakını kapıyı keser ya da sandığa otururdu. Kapı  erkek tarafının bir miktar para vermesiyle açılırdı. Cumartesi erkek evine getirilen eşyalar kız tarafınca yerleştirilirdi. Kına gecesi Cumartesi olup her iki tarafta da yapılırdı. Misafirler horon eder, oynar, toplu halde kurşun sıkılırdı. O gecede geline kına yakılır. Başka isteyenlerde var ise onlarda kına yakardı. Bazen geline yakma işlemi Pazar sabahına bırakıldığı da olurdu.  Erkek tarafı kına gecesinde şeker, fındık türü yiyecekler gönderirdi.  Pazar sabahı erkek tarafı kalabalık bir halde kızı almaya giderdi. "Duğunci" denen bu grup yol boyunca sık sık silah sıkardı. Bunu duyan kız tarafı da karşılık verirdi.  Gelini evden genellikte damadın babası veya ağabeyi çıkarırdı. Bu arada kapı kesilir bahşiş istenirdi. Yol boyunca yer yer yol kesildiği olurdu. Gelin evden çıkarken kurşun sesleri ortalığı yıkardı.Bazı evlerde de ilahiler okunurdu Yol yakınsa gelin yaya, uzaksa at ile getirilirdi. Gelinin evinden gelenlere ikram edilen lokumu damada ulaştıran ödüllendirilirdi. Bu kimseye "müjdeci" denirdi. Müjdeciye ya para ya da bir tepsi baklava verilirdi.  Kız ve erkek tarafı birlikte kurşun ata ata gelinle birlikte erkek evine gelirdi. Bu gruba "alay" denirdi. Kız ağlarsa, "Hem ağlıyalum, hem gidelum" denirdi. Kız eve girmeden önce tatlı dilli olsun diye, elini bala tutturup sağ parmaklarıyla kapının başına sürerlerdi. Zengin olsun diye başına bez koyup para dökerlerdi.  Kız tarafından birileri gelini içeri sokmaz.Bir şeyler isterdi. Buna "kapılık istemek" derlerdi. Gelin odasına götürülür, oturtulur, yanında genellikle ablası veya yengesi bulunurdu. Bazen de o mahallede yeni gelin olmuş birisi de olabilirdi. Düğün akşama kadar devam ederdi. Bu arada sık saray, sallama, atlama, titreme gibi horonlar yapılırdı. Horonlar genellikle erkek erkeğe, kadın kadına oynanırdı.  Erkekler daha çok evin dışında veya avluda, kadınlar ise evin içinde bir yerde oynarlardı. Erkekler kızlar bir arda oynadığında kadınlar veya kızların kollarına ancak yakınları girebilirdi. Horonlar kaval, tulum, akordiyon, mozika (mızıka) nadir olarak zurna ve daha çok kemençe eşliğinde oynanırdı.  Çoğu zeminde şairle atma türkülerle horona ayrı bir renk katarlardı. Bu arada erkek anaları da boş durmaz. Sağa sola göz gezdirir. Bir kız ararlardı. Yakın komşuların yardımıyla misafirlere yemek verilirdi. Bu arada bazıları bahşiş almak için yemeği engellerdi. Buna "sofra bağlama" denirdi.  Hava kararamadan düğün alayı dağılır fakat kız tarafından bir kaç kişi bir müddet daha beklerdi. Gerdeğe girilmeden eğer önceden kıyılmadıysa " hoca nikahı" yapılırdı.  Ev gerdeğe gireceklere bırakılır. Bir günlüğüne ev sakinleri komşulara kalırdı. Pazartesi günü gelin erken kalkar ve ev işlerine konulurdu. Sözde uğursuzluk getirmesin diye geline bir hafta süpürge tutturulmazdı. Bugün aynı zamanda kız ve erkek tarafının birbirine bohça içersinde hediye verdiği gündür. Bu olaya "bohça çıktı" denirdi.  Düğünden bir hafta sonra "yedi" olurdu. Yedi, kızın damatla babasının evine gitmesiydi. Damat`a bu arada bazen ağıra kaçan şakalar yapılırdı. Bu şakalardan korunmak için damadın yanında korumaları olurdu.  Damat sofraya oturduğunda sofra arkadaşları tarafından bağlanır. Kaynana sofranın açılması ve damadın yemek yemesi için bahşiş verirdi. Yedididen birkaç gün sonra da kız tarafı erkek tarafınca davet edilirdi. 

DOĞUM VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER
Evliliğin ilk devrelerinde gelinin hamile kalması istenirdi. Hamile kalmaması durumunda telaş düşülür, hata varsa bunun gelinden kaynaklandığı düşünülürdü. Hamile kalınması için okutma dahil her çareye başvurulurdu. Birkaç sene içinde eğer gelin hamile kalmazsa, anlaşılarak ya boşatılır, ya da üzerine kuma alınırdı. Eğer hamil kalmışsa, oturmasına, kalkmasına, yemesine, içmesine kadar dikkat edilir, bu arada bir çok batıl yöntem de uygulanırdı. Doğum zamanı köy ebesi çağrılırdı. Bebeğin çıpa`sını (göbek bağı) ebesi veya iyi huylu birisinin kesmesi istenirdi. İlk doğan sebinin erkek olması istenirdi. Şimdi de öyle ya. Çocuk doğar doğmaz sağ kulağına ezan ve sol kulağına kamet okunurdu. Doğum yapan anne kırk gün loğusa kalırdı. Çocuğa genellikle büyüklerin ismi verilirdi. Daha çok ölen nine, dede veya yakın tarihte ölmüş birinin ismi verilmesi halen devam etmektedir. Çocuk kısa bir süre kundakta kalır. Sonra beşiğe alınırdı. Nazarlanmasın diye çocuk uzun süre yabancılara gösterilmezdi.Gösterileceği zaman nazarlık takılır, yüzüne kara sürülürdü. Anne sütü olduğu müddetçe emzirilir. Sütten kesildikten sonra inek sütü verilirdi. Anne sütü yoksa, ilk zamanlarda, süt anne aranırdı. Yakın çevreden herkes çocuğu emzirir ona süt anne olurdu. Süt annelik yaygın bir uygulama olup yer yer hala devam etmektedir. Süt çocuk, süt kardeşi ve ondan sonra doğacak çocuklarla "süt aşağı akar" diye evlendirilmezdi. Kız ergenlik dönemine kadar çember, daha sonra da Keşan bağlardı.  Erkek çocuklar ergenlik dönemine kadar mendil, yağluk, daha sonra da başlık ve abaniye bağlardı.  Doğumdan sonra kızın annesi tarafından peşuk alayı yapılırdı. Alay erkek evinde olurdu. Alaya kızın ailesi ve yakınları katılırdı.Çocuk kız ise kırmızı, erkek ise mavi beşik hediye edilirdi. Bu olay sadece ilk çocuk için yapılırdı. Diğer çocuklar bu beşikle büyütülürdü.  Alaya katılanlar eşya ve hediye verilirlerdi. Kundağa konulmuş paralar ise çocuğu yıkayan ebeye hediye edilirdi. Ebeler çoğu zaman bu parayı almaz çocuğa bırakırdı.

ÖLÜM VE SONRASI İLE İLGİLİ ADETLER
Cenaze törenlerini hocalar yönlendirir. Eğer durum ağırlaşmış ve yapılacak bir şey kalmamışsa, hoca çağrılır, s

    Bu habere henüz yorum yazılmamış. İlk yazan yorumu siz yazın. | Tıklayın