İftara 45 dakika kala çıktım evden.
Niyetim basitti: Bir pide almak.
Ama işin doğrusu sadece pide değildi. Biraz yürümek, biraz hareket etmek, biraz da Rize’nin o serin havasını, çiseli yağmurunu içime çekmek istedim. Hem akşam sporu olsun hem de Ramazan akşamının telaşını uzaktan izleyeyim dedim.
Bugün içim rahattı.
Çaykur Rizespor iyi bir futbolla üçte üç yapmıştı. Derin bir “oh” çektik. Keyfim yerindeydi. Yürümek daha bir anlamlı geldi.
Hava çiseliyordu. Sıcaklık 5 derece civarında.
“Evin yanındaki marketten almayayım” dedim. “Biraz daha yürüyeyim, ilerideki fırına gideyim.”
Eskiden Ramazan akşamları başka olurdu.
Bir telaş, bir koşturma, bir heyecan…
Şimdi bakıyorum; aynı heyecan pek yok. O eski lezzet de yok sanki. Aslında mesele lezzet değil. Mesele biraz da imkân meselesi.
Eskiden imkân azdı.
Az olunca her şey kıymetliydi.
Şimdi çokluk var. Ama çokluk bazen bereket getirmiyor.
Çünkü kıymet bilmeyince, hiçbir şeyin değeri kalmıyor.
Yürüyüşüm iki kilometreydi. Tabii dönüşü de var. İftara az kala eve ulaşacağım belli. Ama mesele zaten yetişmek değildi. Mesele biraz hayatı seyretmekti.
Bir fırının önünde küçük bir kalabalık vardı. İftara yetişme telaşı… Ama bir yandan da Ramazan’ın o eski ruhunu aradım gözlerimde. Bazı yüzlerde gördüm, bazı yüzlerde ise hiç yoktu.
Sanki geleneklerimizden, göreneklerimizden, o eski saadet ikliminden biraz uzaklaşıyoruz.
Yürürken tanıdıklarla selamlaştık.
“Selamünaleyküm.”
“Aleykümselam.”
Kısa kısa hasbihaller…
Sonra kafamı kaldırdım.
Yanımdaki koca koca binalara baktım. Her pencerenin içinde ayrı bir hayat. Ayrı bir hikâye.
Bir yandan da şükrettim. Çünkü dünyanın birçok yerinde kan var, zulüm var, insanlık dışı görüntüler var. Biz burada yağmur altında yürüyebiliyorsak, bu bile şükür sebebi.
Derken yağmur biraz hızlandı.
Karşıdan uzun boylu, gözlüklü genç bir kardeşim geldi. Gülümseyerek:
“Merhaba abi” dedi.
Sanırım haberlerden tanıyordu. Selamlaştık, yoluna devam etti.
Ben de yürümeye devam ettim.
Sıcak bir pide sevdasına…
Gerçi eve gidene kadar pide zaten soğuyacaktı ama mesele sıcak pide değildi. Mesele yürüyüşün kendisiydi. İnsanları izlemekti. Hayatı gözlemekti.
Yakındaki fırına değil de biraz daha uzaktaki fırına gittim.
Fırının sahibi tanıdıktı.
“Abi güzel sar da eve gidene kadar ıslanmasın” dedim.
Sağ olsun, pideyi güzelce sardı.
Ne kadar ısrar etsem de ücret almadı.
Bugün askıda pide hayrından bize de nasip oldu.
Allah daha çok versin.
Ekmeğini paylaşanlardan, yoksulun yanında duranlardan razı olsun.
Dönüş yolunda yağmur biraz daha hızlandı.
Yaşça benden büyük bir amcayla göz göze geldik. Önce başını eğdi. Sonra ben:
“İyi iftarlar dayıcığım” dedim.
Başını kaldırdı.
“Size de evladım” dedi.
Hepsi bu.
Otuz saniyelik bir selam.
Ama işte maneviyat dediğin bazen tam da budur.
Bir bakış. Bir selam. Bir sıcak söz.
Sonra bir araba yanımda durdu.
İHA muhabiri Hasan Fehmi Demir.
“Abi hayırdır, araban mı yok? Niye ıslanıyorsun?” dedi.
Gülümsedim.
“Bugün bir pide uğruna her şeyi göze aldık” dedim.
“Yarım saattir yağmurun altında hayatı seyrediyorum.”
Kulaklığı kulağında, sakız çiğneyen genç bir kız geçti yanımdan.
İftara yetişmeye çalışan genç bir delikanlı koşarak geçti.
İki orta yaşlı kadın şemsiyeleriyle yanımdan geçerken bana baktı. Sanki kendi aralarında gülümsediler.
Ama ben halimden memnundum.
Çünkü bunu her zaman yapamaz insan.
Bazen yağmur altında yürümek, bütün haftanın yorgunluğunu alır götürür.
İftar saati yaklaştıkça mahallede trafikte arttı homurtularda…
Evlerin ışıkları birer birer yandı.
Ben de eve ulaştım.
Saçımdan, kirpiklerimden, kaşımdan damlalar düşüyordu. Kapıyı açtım. İçeridekilerin bakışı tam beklediğim gibiydi.
“Ne kadar ıslanmışsın ne gereği vardı”
Ama ben içimden sadece şunu düşündüm:
Bazen insanın bir pide almak için çıktığı yol, ona hayatın özünü hatırlatır.
Belki de mesele pide değil.
Mesele;
selam vermek,
hal hatır sormak,
paylaşmak,
kıymet bilmek…
Çünkü toplum dediğin şey;
samimiyetle, dürüstlükle ve birlikle ayakta kalır.
Ve bazen bütün bunları hatırlamak için
yağmur altında yürüyüp
bir pide almak gerekir.