Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan: “Birimiz Hepimiz, Hepimiz Birimiz İçin”

Abone Ol

Geçtiğimiz günlerde Kerkük petrolleriyle ilgili gelişmeyi yazmıştım. Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), Kerkük’te petrol arama ve üretim faaliyetlerini yürütecek uluslararası konsorsiyumun yüzde 15 ortağı oldu.

Tarih ilginçti.

1926’da Ankara Antlaşması’yla Musul meselesi kapanırken Türkiye’ye bölgedeki petrol gelirlerinden pay verilmişti. Aradan tam 100 yıl geçti. Türkiye bu kez masaya petrol gelirinden pay alan ülke olarak değil, doğrudan sahada ortak olarak dönüyor.

Ben de “Musul’dan Kerkük’e Türkiye’nin 100 Yıllık Petrol Yolculuğu” diye yazmıştım.

Daha o yazının mürekkebi kurumadan bu kez Mekke’den başka bir haber geldi.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan…

Üç ülke, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” diyen yeni bir savunma ve güvenlik mimarisinin kapısını aralıyor.

Buraya kadar tamam.

Fakat benim dikkatimi anlaşmanın içeriği kadar başka bir ayrıntı çekti:

Neden Riyad değil de Mekke?
Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad. Devletin yönetim merkezi Riyad. Saraylar, bakanlıklar, diplomatik temsilcilikler orada.

Ama anlaşmanın adı Mekke ile anılıyor.

Diplomaside bazen bir kelime, birkaç sayfalık bildiriden daha fazla şey anlatır. Riyad, Suudi Arabistan’ı temsil eder.

Mekke ise sınırları Suudi Arabistan’ın çok ötesine geçen bir anlam taşır.

O nedenle ister istemez insanın aklına şu soru geliyor:

Bu sadece anlaşmanın yapıldığı yerin adı mı, yoksa bilinçli olarak seçilmiş jeopolitik bir mesaj mı?

Elbette elimizde “Mekke ismini özellikle şu nedenle seçtik” şeklinde resmî bir açıklama yok. Bu nedenle kesin hüküm vermek doğru olmaz.

Ama biraz jeopolitik okumak da herhalde suç değildir.

Masadaki üç ülkeye bakalım.

Türkiye…

NATO’nun en büyük ordularından birine sahip, öyle her ülkenin kolay kolay göz kestiremeyeceği bir ülke. Son yıllarda savunma sanayiinde ciddi mesafe katetmiş bölgesel bir güç.

Pakistan…

Güçlü ordusunun yanı sıra Türk dostu ve nükleer silaha sahip bir İslam ülkesi. Nükleer caydırıcılığıyla bölgesindeki güç dengelerinin önemli aktörlerinden biri.

Suudi Arabistan…

Petrolü ve sermayesiyle para babası; siyasi ağırlığı ve Mekke ile Medine’ye ev sahipliği yapması nedeniyle İslam dünyasında özel bir konuma sahip.

Şimdi bu üç ülkeyi aynı fotoğrafın içine koyun.

Bir tarafta müthiş bir askerî güç ve savunma teknolojisi…

Bir tarafta herkeste bulunmayan nükleer caydırıcılık…

Bir tarafta enerji, sermaye ve İslam dünyasındaki sembolik ağırlık…

Ortaya güçlü bir fotoğraf çıkıyor.

Üstelik aynı günlerde Türkiye’nin Kerkük petrollerinde yüzde 15 ortaklıkla sahaya dönmesini de bu fotoğrafın yanına koyun.

Tesadüf olabilir mi?

Bana inanın, bunlar asla tesadüf değildir. Bunlar, üzerlerinde yıllarca çalışılmış sonuçlardır. Belki de uzun yıllardır planlanan, dünyayı etkileyebilecek, hatta yeni bir dünya düzeninin oluşumuna katkı sağlayabilecek büyük bütünün küçük iki parçasıdır.

Biz pek alışık değiliz fakat devletler yalnızca bugünü yönetmez. Bazen on yıl, bazen yirmi yıl, bazen elli yıl sonrasının masasına sandalye koymaya çalışırlar.

Tekrarlıyorum, tamam, alışık değiliz ama bana göre Türkiye’nin son dönemde yaptığı da tam olarak budur.

Türkiye yeni bir ittifak mı kuruyor?

Bunu söylemek için henüz erken.

İslam dünyasında NATO benzeri bir yapı mı doğuyor?

Bunu söylemek için çok daha erken.

Ama bir şeylerin hareket ettiği de ortada.

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor:

Büyük siyasi yapılar bir sabah uyandığınızda kurulmaz.

Önce ülkeler birbirlerine yaklaşır.

Sonra ekonomi konuşulur.

Ardından enerji gelir.

Savunma iş birliği başlar.

Ortak çıkar alanları oluşur.

Ve bir süre sonra herkesin “Bu ne zaman kuruldu?” diye sorduğu yapıların temellerinin aslında yıllar önce atıldığı anlaşılır.

Peki, hangi ülkeye karşı yapıldı?

İran mı?

İsrail mi?

Hindistan mı?
Yunanistan mı?

Bakın, bu anlaşma “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için” derken bir saldırıdan söz etmiyor. Savunmadan söz ediyor.

O zaman bu soruya şu cevabı verebilirim:

Bu anlaşma, söz konusu üç devlete saldıran, saldırmayı düşünen, hatta saldırmayı akıllarının ucundan bile geçiren bütün devletlere karşıdır.

Ama benim kafama hâlâ şu soru takılıyor:

Neden Riyad değil de Mekke?

O zaman şöyle diyelim:

Bazen tarihin büyük cümleleri, küçük ayrıntıların içine saklanır.