Futbolla ilgili bir şeyler yazarken konuya genellikle şöyle başlarım:

Ben futboldan anlamam.

O kadar anlamam ki, ofsayt konusunda bile ofsayta düşebilirim.

Gelgelelim bugünkü konum futbolla ilgili olsa da futboldan anlamamı gerektirmiyor.

Çünkü bu yazıyı yazabilmek için futbol bilmeye gerek yok. Biraz insanlıktan anlamak yeterli.

15 Ağustos’ta Ankara’da Gençlerbirliği ile Fenerbahçe arasında bir maç oynandı.

Normal şartlarda maçtan sonra ne konuşulur?

Skor konuşulur.

Hakem konuşulur.

Kaçan gol konuşulur.

Teknik direktör konuşulur.

Futbolcunun biri iyi oynadıysa o konuşulur, kötü oynadıysa o konuşulur.

Ama bu maçtan geriye bunların hiçbiri kalmadı.

Çünkü tribünde öyle bir olay yaşandı ki futbol, skor, taktik, puan hesabı bir anda anlamını yitirdi.

Hemen söyleyeyim; burada önemli olan renkler ve takımlar değil.

Dört yaşındaki bir çocuk, üzerindeki Fenerbahçe forması nedeniyle, tırnak içerisinde, bir yetişkinin hedefi oldu.

Dört yaşında…

Bakın, özellikle tekrar ediyorum:

Dört yaşında.

Henüz hayatı tanımaya çalışan, dünyayı annesinin ve babasının gözlerinden öğrenen bir çocuktan söz ediyoruz.

Ve bir yetişkin, o çocuğun üzerindeki forma nedeniyle tepki gösteriyor.

Formanın çıkarılmasına neden olacak kadar baskı oluşturuyor.

Şimdi gerçekten soruyorum:

O çocuğun formasından ne istediniz?

Ne gördünüz o küçücük bedende?

Rakip takım taraftarı mı?

Ezeli düşman mı?

Tribün hâkimiyetinizi tehdit eden biri mi?

Dört yaşındaki bir çocuk size nasıl bir tehlike oluşturabilir?

Aklımda deli sorular… İki üstat psikoloğu bilirsiniz. Yaklaşık aynı çağın psikologları Freud ve Mazhar Osman yaşasalar, bu olay hakkında ne söylerlerdi?

Benim fikrim şu:

“Üstat, bu adam senin alanına mı, benim alanıma mı giriyor?”

Çünkü bunun adı taraftarlık falan değil.

Bunun adı fanatizm de değil.

Ben buna çok daha ağır bir yerden bakıyorum.

Bu, insanın kendi öfkesini kontrol edememesi, bir çocuğu bile rakip olarak görebilecek kadar sağduyusunu kaybetmesidir. Hadi şunun daha Türkçesini söyleyelim: Bu taraftarlık değil.

Bu, düpedüz psikopatça bir tavırdır.

Üstelik meselenin bir başka tarafı daha var.

Aslında bu evladımızın üzerindeki formaya bizim yetişkinlerin yüklediği anlamı yüklediğini düşünmüyorum.

Dört yaşındaki bir çocuğun, “Ben şu takımın taraftarıyım, ezeli rakibim de budur.” diye oturup futbol sosyolojisi yaptığı yok.

O çocuk büyük ihtimalle sadece babasını seviyor. Babası hangi takımı seviyorsa onun formasını giyiyor.

Çocuk için babasının giydiği forma, belki de yalnızca babasına biraz daha benzemenin yolu.

Mesele bu kadar basit.

Diyeceksiniz ki, baba da biraz daha duyarlı davranamaz mıydı?

Evet, davranabilirdi.

Ama bu yazıyı yazan ben ve okuyan sizler dâhil, kaçımız centilmenliğin ön planda tutulması gereken bir spor karşılaşmasında dört yaşındaki bir çocuğun formasının hesap sorma aracı hâline gelebileceğini aklımıza getirebilirdik?

Futbol dediğiniz nedir? En sonunda bir oyun. Fakat dört yaşındaki çocuk ise oyun değildir.

Onun korkusu oyun değildir.

Onun gözyaşı oyun değildir.

Onun hafızasına kazıyacağınız korku hiç oyun değildir.

Tekrarlıyorum, ben gerçekten futboldan anlamıyorum.

Ofsaytı hâlâ tam olarak anlatamayabilirim.

Ama şunu çok iyi biliyorum:

Dört yaşındaki bir çocuğu korkutuyorsanız, orada ofsaytta olan çocuğun forması değildir. Ofsayta düşen insanlığımızdır.

Ve belki de bu maçın gerçek skoru budur: Çocuk sahadan galip çıktı, insanlık tribünde kaybetti.