Aslında bugün başka bir konuda yazacaktım. Ama beni çok üzen, üzmekten öte topluma karşı öfkelendiren bir haber okuyunca vazgeçtim.

İzmir’in Urla ilçesinde bir anne, lösemi tedavisi gören zihinsel engelli oğlunu öldürdü, ardından kendi yaşamına son verdi. Bir Çocuk Öldü, Bir Anne Öldü İki hayat bitti. Haber birkaç saat gündemde kaldı, sonra aşağı doğru kaydı. Çünkü memleketin gündemi hızlı. Bizim hafızamız daha da hızlı. Ama ben bu haberi kaydırıp geçemedim. Çünkü bu satırları yalnızca bir köşe yazarı olarak değil, bir görme engelli ve yıllardır engelli bireylerle doğru iletişim üzerine çalışan bir iletişimci olarak yazıyorum.

Yıllardır söylediğim bir cümle var: Bu ülkede engelli bireylerle doğru iletişim yokluğu var. Sakın bunu sadece “Görme engelli birine nasıl yardımcı olunur?” meselesi sanmayın. Keşke sorun o kadar küçük olsaydı. Biz çoğu zaman engelli bireyi yeterince anlamıyoruz. Daha kötüsü, onun ailesini de anlamıyoruz. Yıllarca aynı evin içinde sessizce yorulan anneyi, babayı, kardeşi fark etmiyoruz. Sonra korkunç bir haber geliyor. Hepimiz birden üzülüyoruz.

“Ne acı…”

“Allah kimseye göstermesin…”

Sonra kahvemizden bir yudum alıp bir sonraki habere geçiyoruz. Ben çocuk için üzgünüm. Çünkü hayatı, onun adına verilmiş korkunç bir kararla sona erdirildi. Anne için de üzgünüm. Daha açık nasıl anlatılır bilmiyorum: Bir anne, can verdiği, gerektiğinde canını verebileceği evladının canını alıyor. Burada yanlış anlaşılmaya yer bırakmadan söyleyeyim: Hiçbir anne ya da baba, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, bir başka insanın yaşamına son verme hakkına sahip değildir. Bunu mazur göremeyiz. Ama şu soruyu da sormak zorundayız: Bir insan hangi yollardan geçti de böylesine karanlık bir sona ulaştı? Ve daha önemlisi: O yolları yürürken biz neredeydik?

Komşu nerede?

Akraba nerede?

Mahalle nerede?

Dernek, vakıf, belediye, sosyal hizmet nerede? Belki bu olayda herkes üzerine düşeni yaptı. Belki annenin kararının bizim bilmediğimiz bambaşka sebepleri vardı.

Bilmiyoruz. Bilmediğimizi dürüstçe söylemeliyiz. Engelli Ailelerin Yalnızlığını Ne Kadar Görüyoruz? Ama bildiğimiz bir gerçek var: Engelli bireylerin ve ailelerinin yalnızlığı çoğu zaman toplumun radarına ancak bir felaket yaşandığında giriyor. Burada devletin yaptıklarını da yok saymıyorum. Türkiye’de geçmiş yıllara kıyasla engelli bireylerin hakları, sosyal yardımlar, bakım hizmetleri ve çeşitli destekler konusunda önemli mesafeler alındı. Devlet kanun çıkarır. Maaş bağlar. Sosyal yardım sağlar. Taşra teşkilatları aracılığıyla uygular ve denetler. Fakat engelli bireyin günlük hayatı Ankara’da yaşanmıyor.

Mahallede yaşanıyor.

Sokakta yaşanıyor.

Otobüste, parkta, belediye binasında, okulda, pazarda yaşanıyor.

Engelli Bireyin Hayatı Ankara’da Değil, Mahallede Yaşanıyor İşte bu nedenle engellilik meselesinin özellikle manevi ve toplumsal boyutunda belediyelere ve sosyal belediyecilik anlayışına çok daha büyük görev düşüyor. Çünkü belediye vatandaşa en yakın kamu kurumudur. Personeliyle, sosyal hizmet birimiyle, kültür müdürlüğüyle, muhtarlarla kurduğu iş birliğiyle insana dokunabilir. Engelli bireyin kendisine ulaşabilir. Ailesine ulaşabilir. Ama bundan da önemlisi, toplumun geri kalanına ulaşabilir.

Peki nasıl?

Bazen çok pahalı projelerle değil. Önce eğitimle. Belediye personeline engelli bireyle doğru iletişim öğretilmeli. Mümkün olduğunca ilçedeki vatandaşlara, esnafa, gençlere, öğrencilere engelli farkındalığı eğitimleri verilmeli. Görme engelli bir insanın kolundan çekiştirmeden nasıl yardımcı olunacağını bilmek gerekiyor. İşitme engelli biriyle iletişim kurmanın temel yöntemlerini öğrenmek gerekiyor. Otizmli bir çocuğun davranışını hemen “şımarıklık” diye yaftalamamak gerekiyor. Tekerlekli sandalye kullanan bir bireyle konuşurken yanındaki refakatçiye değil, doğrudan kendisine hitap etmek gerekiyor. Ve belki de en önemlisi, engelli çocuğuna yıllarca bakım veren anne ve babaların, yani bakım veren ailelerin, yalnız olmadıklarını hissetmeleri gerekiyor. Bunların hiçbiri lüks değil. 3 Aralık Yetmez, 365 Gün Bilinç Gerekir Ama ne yazık ki belediyecilikte engellilik denildiğinde hâlâ çoğu zaman akla birkaç yardım faaliyeti, beyaz baston, tekerlekli sandalye ve 3 Aralık geliyor. 3 Aralık Dünya Engelliler Günü olduğunda sosyal medya hesapları çiçek açıyor:

“Sevgi varsa engel yoktur.”

“En büyük engel sevgisizliktir.”

“Engelleri birlikte aşacağız.”

Fotoğraflar çekiliyor.

Çiçekler veriliyor.

Kalpler bırakılıyor.

Peki 4 Aralık sabahı?

Engelli vatandaş yine yanlış yere dikilmiş elektrik direğiyle baş başa. Ailesi yine kendi yüküyle baş başa. Kurum yine eski düzeninde. 81 İl Belediyesine Yazdım: Arayan Belediye Sayısı Sıfır Size kendi tecrübelerimden bir örnek vereyim. Yıllardır Türkiye’nin farklı bölgelerindeki belediyelere, engelli bireylerle doğru iletişim konusunda eğitim verilmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. 81 il belediyesine ve çok sayıda büyük ilçe belediyesine ulaştım. Bazılarına birden fazla kez yazdım.

Talebim basitti:

“Personelinize engelli bireylerle doğru iletişim konusunda bir eğitim verebilir miyiz?”

Kaç belediye aradı?

Sıfır.

Kaç belediye, “Gelin konuşalım” dedi?

Sıfır.

İşte çoğu zaman karşımıza iki kelimelik o meşhur gerekçe çıkıyor:

“Bütçemiz yok.”

Ya da son yılların daha resmî ifadesi:

“Tasarruf tedbirleri…”

Festivale Bütçe Var, Eğitime Neden Yok?

Ben festivale karşı değilim. Konsere de karşı değilim. Belediyeler elbette kültür, sanat ve sosyal hayat için etkinlik yapacak. Benim itirazım önceliklere. Festival var. Konser var. Sahne var. Işık var. Ses sistemi var. Dev ekran var. Tanıtım bütçesi var. Afiş var. Kokteyl var. Ama engelli bireyle doğru iletişim eğitimi gündeme geldiğinde bütçe birden hatırlanıyor. Demek ki tasarruf biraz seçici.

Bir gecelik sahneye bütçe bulunabiliyorsa, bir ömür süren engellilik gerçeğini anlayabilmek için iki saatlik eğitime neden bütçe bulunamıyor?

Bir sanatçı iki saat sahnede kalacak diye onlarca harcama kalemi oluşturabiliyoruz da belediye personeli engelli vatandaşla nasıl iletişim kuracağını öğrensin diye yapılacak eğitim mi pahalı geliyor? İşte benim itirazım buna. Slogan Değil, Sistem İstiyorum Ben artık slogan istemiyorum. Sistem istiyorum. Fotoğraf istemiyorum. Eğitim istiyorum. Bir günlük farkındalık istemiyorum. 365 günlük bilinç istiyorum. Engelli bireylerin ve bakım veren ailelerin yalnızca özel günlerde hatırlanmadığı, gerçekten desteklendiği bir sosyal belediyecilik anlayışı istiyorum. Çünkü bir anne geceleri tavana bakıp, “Ben ölürsem bu çocuğa kim bakacak?” diye düşünüyorsa, sosyal devletin de sosyal belediyenin de bu soruya verecek bir cevabı olmak zorunda. Bazı felaketler bir gecede ortaya çıkmaz.

Yalnızlık birikir.

Yorgunluk birikir.

Umutsuzluk birikir.

Çaresizlik birikir.

Görülmemek birikir.

Duyulmamak birikir.

Ve bazen yıllarca biriken o sessizlik, bir sabah küçücük bir haber başlığına dönüşür.

Biz üzülürüz.

Sonra unuturuz.

Ben unutmak istemiyorum.

Çocuk için üzgünüm.

Anne için üzgünüm.

Ama toplum için kızgınım.

Kurumlar için kızgınım.

Engelliliği hâlâ birkaç yardım faaliyetiyle ve 3 Aralık mesajıyla sınırlı gören anlayışa kızgınım.

“Bütçemiz yok” diyerek eğitimi erteleyip çok daha pahalı organizasyonların altında gururla fotoğraf verenlere kızgınım.

Ben görme engelliyim.

Ama bazen etrafıma bakıyorum da şu soruyu sormadan edemiyorum:

Acaba gerçekten görmeyen kim?