Anadolu’da bir işi çok iyi yapan insan için, “Bu adam işin profesörüdür.” derler.
Marangozdur; tahtayı konuşturur, işin profesörü olur. Demircidir; demiri terbiye eder, işin profesörü olur.
Çünkü toplumun gözünde profesör, yalnızca akademik unvan sahibi değil; konusunu çok iyi bilen, ne söylediğini ve sözünün nereye varacağını hesaplayabilen insandır.
Hele söz konusu kişi hadis alanında uzmanlaşmışsa…
Yani yıllarını söylenenleri okumaya, anlamaya ve yorumlamaya vermişse, insan ister istemez daha büyük bir dikkat bekliyor.
Bakın, beni yıllardan beri takip eden okurlarım bilir; ben iki konuda asla yazmam: Birincisi, bilmediğim konular; ikincisi, dinî konular. Bilmediğin konuda yazmak zaten işkembe-i kübradan sallamaktır. Dinî konularda yazmama sebebim ise dinimi bilmediğimden değil. Hatta çoğundan da iyi bilirim. Sebebim, madem benim yazdıklarımı insanlar okuyor, benim düşünceme göre de insanların dinî ilişkileri Yaradan’ıyla kendisi arasındadır. O zaman bana, bir fikrim olsa dahi, insanların dine bakışlarını eleştirmek düşmez. Peki, şimdi niye yazdım? Çünkü bana göre hocanın cümleleri, etkileme açısından kişisel değil, toplumsaldır. Konuyu anladığınızdan şüphem yok. Bu nedenle söze kestirmeden gireyim: Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yavuz Köktaş’ın, Rize sokaklarında gördüğünü iddia ettiklerinden hareketle Türkiye için kullandığı “gâvur ülkesi” ifadesi, sıradan bir sosyal medya paylaşımı olarak değerlendirilemez.
Sayın hocamız, gelen tepkilerin ardından düşüncelerinin şahsi olduğunu ve görev yaptığı kurumu bağlamadığını da söyledi.
Zaten hiç kimse üniversite senatosunun toplanıp böyle bir açıklama yapmaya karar verdiğini iddia etmiyor.
Fakat açık konuşalım:
Sözlerinin kurumunu bağlayıp bağlamaması da beni bağlamaz.
Çünkü açıklama yaptığınız sosyal medya hesabında “Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi Öğretim Üyesi” olduğunuzu açıkça yazıyorsanız ve sözünüzün başına “Bu açıklamalarım şahsidir, kurumumu bağlamaz.” şeklinde bir uyarı koymamışsanız, kamuoyu o sözleri doğal olarak bir Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi öğretim üyesinin sözleri şeklinde okur.
Sayın hocamızın uzmanlık alanı hadis. Başka bir ifadeyle, hadislerde söylenenlerin yalnızca nasıl söylendiğiyle değil, hangi bağlamda ve hangi anlamda kullanıldığıyla ilgileniyor.
Bir bakıma sözün de profesörü…
Öyleyse en başta bir söz profesörünün, daha sonra açıklanması, düzeltilmesi ve yeniden anlamlandırılması gereken cümleler kurmaması beklenir.
Elbette herkes yanlış kelime seçebilir. Hepimiz insanız. Fakat sıradan bir vatandaşın kelime hatasıyla yıllarını metinleri yorumlamaya vermiş bir akademisyenin kelime tercihi aynı terazide tartılmaz. Sayın Köktaş, ikinci açıklamasında “gâvur” kelimesiyle dinden çıkmayı değil, dinden uzaklaşmayı ve özellikle toplumdaki “çıplaklaşmayı” kastettiğini belirtiyor. Hocama elbette anlam öğretecek değilim. Fakat “gâvur” kelimesini yalnızca çıplaklıkla özdeşleştirmek, minareye kılıf uydurmak gibidir. “Gâvur” kelimesinin Anadolu’da ve günlük dilde hangi anlamda kullanıldığını bilmek için profesör olmaya gerek yok.
Türkiye zaten zor ve hassas bir süreçten geçiyor. Terörün yok edilmesi konusunda belki de son 50 yılın en ümit verici çalışmaları yapılıyor. Kaldı ki bu dönemler provokasyona açıktır. Hatırlayın, birileri yıllardır bu toplumu Türk-Kürt, Alevi-Sünni, laik-muhafazakâr, inançlı-inançsız diye ayırmaya çalışıyor. Tamam, konunun doğrudan terörle ilgisi yok ama birilerine neden kaşıyacak bir yara veriyoruz? Böyle bir zamanda her kelime, söylenmeden önce birkaç kez tartılmalıdır. Sırası gelmişken, yanlış anlaşılmak istemem.
Ben de sayın hocamız gibi, bir süredir insanların artık gereksiz şekilde açık giyindiğini düşünüyorum. Bu toplumsal değişim elbette konuşulabilir, eleştirilebilir ve dinî açıdan değerlendirilebilir. “Bir ilahiyat profesörü dinî konularda fikirlerini açıklamayacak da hangi konuda açıklayacak?” diyenler olabilir. Doğrudur da… Ama açıklama, hocamızın yaptığı gibi, belâgatın belini kırayım derken meramın kafasını patlatma şeklinde olmamalı. Tekrarlıyorum, hocamızın düşüncelerini açıklama hakkı, hatta bir akademisyen olarak görevi vardır. Fakat fikir açıklamak başka, milyonlarca insanı ağır bir kelimeyle aynı torbaya koymak başkadır. Buna gerek yoktur. Hele içinde bulunduğumuz zamanda hiç gerek yoktur.
Profesörlük yalnızca çok bilmek değildir. Bildiğini doğru anlatmak, doğru kelimeyi seçmek ve sözünün toplumda nasıl karşılık bulacağını hesaplamak da profesörlüğün sorumluluğudur.
Çünkü bazen bir kelime, sayfalarca açıklamadan daha güçlüdür.
Ve bazen sayfalarca açıklama, o tek kelimenin açtığı yarayı kapatmaya yetmeyebilir.