Hani tarihçiler sık sık söyler ya:
“Geçmişi bilmeyen bugünü anlayamaz.”
Bence bu söz, bugün İsrail’de yaşananları anlamak için her zamankinden daha önemli.
Çünkü bugünkü İsrail’i anlamaya çalışıyorsanız, önce Yahudilerin dününe bakmanız gerekiyor.
Ve o dün, hiç de sıradan değil.
Yahudiler, Milattan Önce 8. yüzyıldaki Asur sürgününden başlayarak 1948’de İsrail Devleti’nin kuruluşuna kadar geçen yaklaşık 2 bin 700 yıllık süreçte onlarca büyük, sayısız yerel sürgün yaşadı.
Asurlular sürdü.
Babilliler sürdü.
Romalılar Kudüs’ten çıkardı.
Aradan yüzyıllar geçti, bu kez Avrupa başladı.
İngiltere…
Fransa…
İspanya…
Portekiz…
Avrupa’nın çeşitli krallıkları, prenslikleri ve şehirleri…
Peki neden?
Bazen yaşanılan coğrafyaya hâkim olma isteği ve siyasi isyanlar.
Bazen insanları canından bezdiren ekonomik sömürüler.
Bazen de özellikle günümüzde de fazlasıyla dikkat çeken sözde vadedilmiş topraklar meselesi.
Kısacası Yahudi sürgünlerinin tarihi yalnızca dinî değildir.
Jeopolitiktir.
Ekopolitiktir.
Teopolitiktir.
Başka söylemle, tarih boyunca o zamana göre geçer akçe neyse ona sahip olma uğruna bölgenin hâkim güçlerini bıktırıp kendilerine sürgünün yolunu açmışlardır.
Fakat bütün bu tarihte benim özellikle dikkatimi çeken başka bir ayrıntı var.
Avrupa’da gördüğümüz devlet eliyle toplu sürgün geleneğinin benzerine Müslüman devletlerin tarihinde rastlanmamıştır.
Tekrar ediyorum: Bugün adeta yok etmek istediği Müslüman devletler ve Müslümanlar tarafından çok küçük anlaşmazlıklar hariç neredeyse hiç kötü muamele görmemiştir.
Hatta tarihin ironisine bakın:
1492’de İspanya, Yahudilere kapıyı gösterirken İslam dünyasının en büyük temsilcisi, aynı zamanda lideri Osmanlı Devleti onlara kapısını açtı.
İspanya’dan çıkarılan Yahudiler Osmanlı Devleti’nin çeşitli şehirlerine yerleşt iler.
Yüzyıllarca yaşadılar.
Ticaret yaptılar.
Sinagoglarını kurdular.
Kendi kültürlerini, hatta İspanya’dan getirdikleri Ladino dillerini bile yaşattılar.
Yani Avrupa’nın “Git” dediğine Osmanlı, “Gel” dedi.
Sonra takvimler 20. yüzyılı gösterdi.
Filistin meselesi büyüdü.
1948’de İsrail Devleti kuruldu.
Ve yüzyıllardır yan yana yaşayan Müslümanlarla Yahudiler arasındaki ilişkinin rengi giderek değişti.
Ne yaptığı İsrail Devleti? Devlet terörü dahil, elbette ki sözde vadedilmiş topraklar gerekçesi de öne sürerek bütün Müslüman devletleri ve onların halkını karşısına aldı.
Bugün geldiğimiz noktadaysa mesele artık yalnızca Yahudilerle Müslümanların ilişkisi değildir.
Mesele, İsrail Devleti’nin izlediği politikaların bölgeyi nereye götürdüğüdür.
Çok uzağa gitmeye gerek yok.
18 Ağustos’ta İsrail savaş uçakları, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki Suriye’nin Ebu Duhur Hava Üssü’nü vurdu.
İsrail bunu, Türkiye’nin burada askerî varlık oluşturabileceği iddiasıyla gerekçelendirdi.
Suriye böyle bir kalıcı Türk üssü planı bulunduğunu reddetti.
Amerika’nın Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack bile saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdi.
Ardından İsrail yönetiminden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı doğrudan hedef alan, diplomatik ölçülerin oldukça dışına çıkan açıklamalar geldi.
Peki neden şimdi?
Çünkü bölgede İsrail aymaz lığına karşı taşlar yeniden diziliyor.
7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında çok önemli bir ortak savunma anlaşması imzalandı. Bu anlaşmaya Suriye ve Mısır’ın katılması da söz konusu. Katılımcı üç ülkenin askeri güçlerini aynı masaya koyun.
Ortaya İsrail’in elbette kâbussuz gece geçiremeyeceği yeni bir bölgesel denklem çıkar.
İşte bütün bunları yan yana koyduğumda benim aklıma şu soru geliyor:
İsrail gerçekten müslümanları karşısına alarak kendisini daha mı güvenli hâle getiriyor?
Yoksa çevresindeki ülkeleri birbirine yaklaştırarak “Ne olur, el birliği yapıp beni bir kere daha sürgün edin.” mi diyor?
Hem de kendisine Orta Doğu’nun en sevilen lideri Recep Tayyip Erdoğan’ı rakip almaya çalışarak.
Bu olaylara bakttığımızda net olarak şunu görüyoruz: Yahudiler tarih boyunca neredeyse hiçbir zaman yaşadıkları coğrafyada kalıcı olmamışlardır.
Ve günün sonunda tarih bize bir şeyler daha öğretiyor: Coğrafyada komşularınızı değiştiremezsiniz.
Onlarla ya kavga ederek yaşarsınız…
ya da konuşarak.
Üçüncü bir seçenekli?
Yine sürgün yersiniz.