Size önce bir fıkra anlatayım…

Vatandaşın biri çorbacıya gitmiş. Çorbasını söylemiş, ardından garsona seslenmiş:

“Yanına bir de limon getir.”

Garson, yan masada oturan müşteriyi göstererek cevap vermiş:

“Beyefendi, limonumuz kalmadı. Son limonu şu gördüğünüz beyefendiye verdik.”

Vatandaş hiç istifini bozmamış:

“Olsun, sen onun sıktığı limonu getir.”

Garson şaşırmış:

“Aman efendim! O, bu civarın en namlı pehlivanıdır. Onun sıktığı limondan artık su mu çıkar?”

Vatandaş ısrar etmiş:

“Sen yine de getir.”

Garson, pehlivanın sıktığı limonu alıp getirmiş. Vatandaş limonu çorbasının üzerine bir sıkmış; Niagara Şelalesi gibi olmasa da bizim Askoroz Deresi gibi su akmış.

Olanları yan masadan izleyen pehlivan şaşkınlıkla ayağa kalkmış. Vatandaşın yanına giderek:

“Bilader, bu ne kuvvet! İsmini bağışla hele.” demiş.

Vatandaş da ismini söylemiş…

Ama ben burada yazmıyorum. Fıkranın devamını bilen bilir, bilmeyen de ekonomi yönetiminin son yıllarda devletin alacaklarının peşine nasıl düştüğüne bakarak tahmin edebilir.

Fıkra bir yana…

Devletin alacağını takip etmesine, kayıt dışılıkla mücadele etmesine ve vergisini ödemeyenlerin üzerine gitmesine elbette itirazımız yok. Tam tersine, helal olsun. Helal olsun da yetmez, tebrik etmek lazım.

Çünkü devletin hakkı, milletin hakkıdır.

Fakat mesele yalnızca ekonomik sistemin bir kısmına özen göstermekle bitmiyor. Vergisini zamanında ödemeyen esnafa, şirketlere gösterilen hassasiyetin; piyasanın büyük oyuncularına, fon yöneticilerine ve denetim sorumluluğu taşıyanlara karşı da gösterilmesi gerekiyor.

Birkaç gündür bazı yatırım fonlarında yaşanan sorunlar, Borsa İstanbul’u ciddi biçimde sarstı. Likiditesi düşük hisselerde yoğunlaşan fonlar, yatırımcıların çıkış talepleri artınca ellerindeki varlıkları satmakta zorlandı. Ardından nakit bulabilmek için daha kolay satılabilen hisselere yöneldiler. Böylece birkaç fonda başlayan sıkıntı, borsanın geneline yayıldı.

Sebebini ve teknik ayrıntılarını uzun uzun anlatmayacağım. Çünkü benim asıl üzerinde durmak istediğim konu başka.

Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi.

Bazı fonlar kısa sürede olağan dışı büyümüş, belirli hisselerde aşırı yoğunlaşmış ve piyasa ortalamasının çok üzerinde getiriler sağlamıştı. İşlem hacmi düşük bazı hisselerin fiyatları, şirketlerin ekonomik gerçekleriyle açıklanması güç şekilde yükselmişti. Üstelik kimi konuya hakim kişi ve kuruluşlar da bazı işlemlerle ilgili uyarılarda bulunmuştu.

Şimdi haklı olarak soruluyor:

“Bunlar daha önce fark edilemez miydi?”

Doğru bir soru…

Ama yeterli değil.

Asıl sorular şunlardır:

Bu yapı büyürken kimler görevini yapmadı?

Fonların riskli biçimde yoğunlaşmasına neden zamanında müdahale edilmedi?

Hisseler yükselirken kimler düşük fiyattan alıp yüksek fiyattan sattı?

Fon yöneticileriyle yatırım yapılan şirketler arasında nasıl ilişkiler vardı?

Denetim mekanizmaları neden daha erken harekete geçmedi?

Ve en önemlisi…

Ortada yalnızca kötü yönetim mi var, yoksa bilinçli ve koordineli bir manipülasyon düzeni mi kurulmuştur?

Şimdi sonuçlar temizlenmeye çalışılıyor. Elbette ki doğru da yapılıyor. Fakat sadece sonuçları temizlemek yetmez; sonucu doğuran düzen de ortaya çıkartılmalıdır. Hatta bu kadar da değil…

Denetlemekle görevli olup zamanında denetlemeyenler de araştırılmalıdır. Çünkü ihmali görmezden gelip yalnızca doğrudan işlemi yapanları cezalandırmak, yangını çıkaranı yakalayıp yangın alarmını kapatanı serbest bırakmaya benzer.

Son sözümüzü başlığa dönerek bağlayalım.

Kesinlikle, devletin alacağı varsa delikli kuruşuna kadar alınsın. Mutlaka ama mutlaka, vergi kaçıranın, kamu hakkını yiyenin ve milletin parasına göz dikenin yakasına yapışılsın. Evet limonlar sıkılsın; ama turplar da ihmal edilmesin.