Sözün başında kendi adıma açıkça söyleyeyim: Bugün değil, bundan 25 yıl önce de bana dünyanın en yüksek maaşını teklif etseler, karşılığında “Recep Tayyip Erdoğan’ın yalnızca gezdiği kadar gezeceksin.” deseler kabul etmezdim.
Bakın, yaptığı işleri yapmaktan söz etmiyorum. Sadece gezdiği kadar gezmekten söz ediyorum.
O tempoya dayanamazdım.
Bir insan düşünün…
Allah uzun ömür versin, yetmişini geçmiş. Yıllardır şehir şehir, ülke ülke dolaşıyor. Miting yapıyor, toplantı yönetiyor, devlet görüşmeleri yürütüyor, uluslararası zirvelere katılıyor, krizlerle uğraşıyor, seçim kampanyaları sürdürüyor.
Biz bazen televizyondan takip ederken yoruluyoruz; o ertesi gün başka bir şehirde konuşuyor.
Türkiye’nin son çeyrek asrındaki seçimlere dönüp bakın. Görevini kusursuz yapan teşkilatların emeğini teslim ederek söyleyelim: Erdoğan’ın çalışma temposunu o başarıların içinden çıkarırsanız, geriye aynı tablo kalmaz.
Peki, bunu neden anlatıyorum?
Son günlerde gündeme gelen fon dolandırıcılığı iddiaları nedeniyle.
Önce şuraya bir nokta koyalım: İddia kiminle ilgili olursa olsun, sonuna kadar araştırılmalıdır. Makam, unvan, siyasi yakınlık kimseye dokunulmazlık kazandırmaz. Suçu olan hesap vermeli, suçsuz olanın da üzerindeki şüphe kaldırılmalıdır.
Adaletin gereği budur.
Fakat sorun yalnızca bir fon tartışması değil. Bu tartışmanın görünür hâle getirdiği daha büyük bir sorun var: Bazı AK Partili siyasi kadroların rahatlığı, gösteriş merakı ve halktan uzaklaşması.
Gerçekten çalışanları, samimiyetle hizmet edenleri baştan tenzih ediyorum.
Ama şöyle bir bakınca konuya örnek AK Partili siyasetçi bulmakta hiç de zorluk çekilmiyor.
Milletvekili çıkıyor, milyonluk saatini sergiliyor.
Kendi parasıyla almış olabilir. Kimsenin malında gözümüz yok.
Fakat vatandaş ayın sonunu hesap ederken siz kolunuzdaki serveti gösteriyorsanız, mesele artık saati kaça aldığınız değildir.
Mesele, siyasi saatinizin artık milletin saatiyle aynı zamanı göstermemesidir.
Bir başkası dünyanın öbür ucunda yediği yemeği paylaşıyor. Tepki gelince açıklama yetiştiriyor.
İyi de o sofrayı milyonların önüne koymak zorunda mıydınız?
Vatandaşın sofrasından haberdar olmadan kendi sofranızı sergilerseniz, ardından yaptığınız açıklama kimsenin karnını doyurmaz.
Bunlar birkaç örnek. Sorun bir saatten, bir yemekten çok daha büyük.
Çünkü siyasetçi, “Param var, yaptım.” diyerek işin içinden çıkamaz. Temsil ettiği insanların duygusunu da hesaba katmak zorundadır.
Bilesiniz ki ekonomik sıkıntı yaşayan vatandaşın öfkesini kibir ve gösteriş daha da artırıyor.
Kendisinden oy isterken kapısını bulanların, seçildikten sonra yolunu kaybetmesine kızıyor.
Tam da burada Erdoğan’ın kendi kadrolarına yaptığı uyarıları hatırlamak yerinde olur.
Sayın Cumhurbaşkanı, bu hareketi kendi şahsına bağlı görenlere, “Ben olmazsam olmaz.” diyenlere, hatasının yalnızca kendisini bağladığını düşünenlere sesleniyor.
Ne diyor? Mesaj açık:
Hiç kimse bu hareketten büyük değildir. Hiç kimsenin yanlışı yalnızca kendi üzerinde kalmaz.
Peki, bu uyarıları ne kadar siyasetçi üzerine alıyor? Esas soru budur.
Buradan AK Parti’nin çeşitli kademelerinde görevinin hakkını vermeden bulunanlara sesleniyorum.
Erdoğan’ın emeğini kendi siyasi konforunuzun dayanağına çeviremezsiniz.
Başarıda en ön sıraya geçip sorumlulukta Cumhurbaşkanı’nın arkasına saklanamazsınız.
Sizin yapmanız gereken işi de o yapacaksa, sizin kırdığınız gönlü de o onaracaksa, siz o makamlarda ne yapıyorsunuz?
Her seçimde onun temposuna yaslanıp seçim bittiğinde kendi rahatınıza dönmekle dava adamı olunmaz.
Dava, sıkışınca hatırlanacak bir kelime değildir. Makamda otururken davranışınıza yön vermiyorsa, kürsüde söylemenizin kıymeti yoktur.
Sözüm; makamını konfor alanına çevirenlere, siyaseti şahsi yükseliş merdiveni sayanlara, halkın sesini duymayanlara, milletin sıkıntısını hissetmeyenlere.
Onlara tek bir çağrım var:
O çalışacak, siz gösteriş yapacaksınız; o gönül kazanacak, siz gönül kıracaksınız…
Düşün reisin yakasından! Sizin ihsanınız da bu olsun.