Şöyle bir düşünün. Başlık, Danimarka değil de “Türkiye: Öğretmenin Vurduğu Yerde Gül Biter” olsaydı…

Gazete manşetlerinden sosyal medyaya, ailelerden sivil toplum örgütlerine kadar müzmin itiraz korosu en ağır itirazlara başlardı.

Sadece bu kadar mı? Elbette hayır. Olaya siyaset karışır, Millî Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’den Cumhurbaşkanımıza kadar uzanan istifa çağrıları yükselirdi.

Size bir anı anlatayım.

Sanırım ortaokul birinci sınıftaydım. Öğretmenimiz bir sebepten bütün sınıfı sıraya dizmiş, hepimizin eline birer sopa vurmuştu. Elbette ben de hakkıma düşeni almıştım.

Durumu dedeme anlattım. Babam yurt dışında çalıştığı için okul işlerimizle dedem ilgilenirdi.

Beklentim neydi? Çevresinde oldukça sert biri olarak tanınan dedem, şimdi gidip okulu kırıp geçirecek!

Öyle mi oldu? Hayır. Dedem başımı okşadı:

“Oğlum, öğretmen gerektiğinde döver.”

Ne başka bir şey dedi ne de başka bir soru sordu.

Ondan sonra ben ne yaptım? Okul hayatım boyunca yediğim birkaç dayağı da aileme hiçbir zaman anlatmadım. Neden? Çocuk aklımla ya öğretmenimi haklı buluyordum ya da nasılsa sıra dayağıydı, herkes payını almıştı!

Nereden mi geldi bunlar aklıma?

Danimarka’dan.

Hani şu eğitimini örnek gösterdiğimiz ülkelerden biri var ya…

Danimarka’da 8 Ekim’de parlamentoya bir yasa teklifi sunuldu. Teklif, başkalarına zarar veren, eşyaları tahrip eden, psikolojik şiddet uygulayan veya dersi ciddi biçimde engelleyen öğrencilere öğretmenin fiziksel müdahalede bulunmasını öngörüyor. Ama müdahale son çare olacak; gerekli, ölçülü ve mümkün olduğunca kısa tutulacak.

Biraz daha netleştirirsek öğretmene canı istediğinde öğrenci dövme yetkisi verilmiyor. Söz konusu olan, kesinlikle son çare olarak fiziksel müdahale izni.

Başka haberler de var.

Pınar Altuğ ile Yağmur Atacan’ın kızları Su, Londra’da oyunculuk eğitimi aldığı okulun kurallarını anlatıyor: Yalnızca siyah kıyafet; takı yok, uzun tırnak yok, telefon yok. Victoria Beckham’ın kızı Harper’ın okulunda ise makyaj yasak.

Singapur’da telefon ve akıllı saat kısıtlaması teneffüslere kadar uzanıyor. İngiltere’de bütün okul gününü kapsayan telefon kuralları yasal dayanağa kavuşuyor. Fransa da telefon yasağını liselere genişletiyor.

Peki, biz nereden nereye geldik?

Bizde bugün eski disiplin anlayışı yok. Aileler de dedem gibi düşünmüyor. Elbette bir velinin çocuğunun ne yaşadığını sorması, öğretmenden açıklama beklemesi hakkıdır.

Ama okullarımızdaki disiplin tartışmaları da ortada.

Çocuğun her isteğine hak, öğretmenin her itirazına baskı dersek sınıfta dersi kim yönetecek? Bir öğrencinin dersi engellemesi karşısında diğer öğrencilerin eğitim hakkını kim koruyacak?

Elbette öğretmenler önüne geleni dövsün demiyorum.

Hatta bir önerim var.

Öğretmenin uygulayabileceği disiplin tedbirleri açıkça belirlensin. Öğretmen bu kurallar içinde hareket ettiğinde arkasında durulsun. Bunun dışına çıkıp öğrenciye şiddet uyguladığında ise davranışının ağırlığına göre meslekten men edilmeye kadar uzanan yaptırımlar gündeme gelebilsin.

Yetkinin sınırı da olsun, o sınır içindeki güvencesi de.

Konuyu emekli öğretmen bir büyüğüme sordum. Olayı iyice Türkçeleştirerek:

“Hocam, dayak bir terbiye aracı mıdır?”

Emekli öğretmen büyüğümün cevabı:

“Evet, fakat kırkıncı sırada gelir. Ondan önce otuz dokuz tane daha var.”

Konuyu okurlarımın yorumlarına emanet ederek okullarımızdaki disiplinle ilgili son cümlelerimi söyleyeyim:

Okullarımızda disiplin yeniden daha etkili hale getirilmeli. Disiplin kanunlar çerçevesinde veliler ve öğretmenler tarafından desteklenmeli. Daha somutlaştırırsak, Öğretmenin elindeki sopa, bir orkestra şefinin elindeki baton gibi olmalı. Dövmek için değil, yönlendirmek için.