22 Mayıs 1992. Rize.
Kürsüde, Refah Partisi İstanbul İl Başkanı Recep Tayyip Erdoğan var. Ben de okul çıkışı tesadüfen o meydandayım. Sayın Erdoğan’ı ilk kez orada görüyorum ve ismini ilk kez duyuyorum.
Yanımdaki Refah Partili arkadaşlarımın “Tayyip Abi” dedikleri Sayın Erdoğan henüz İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı değil. Başbakan değil. Cumhurbaşkanı hiç değil.
Bütün Türkiye’nin bugün o görüntülere bakarken yalnızca kürsüdeki adamın söylediklerini değil, kürsünün önündeki insanların neden orada olduklarını da düşünmesi gerekiyor.
O meydanı dolduranlara yalnızca “Rizeliler” demek mümkün mü? Bence hayır. O kalabalık, yıllarca bu ülkenin sahibi olduğu hâlde kendisini misafir gibi hisseden insanlardı. Ve orada bir şekilde bu misafirliğin sona ermesi için yol arıyorlardı.
Yol arıyorlardı çünkü o insanlar vergisi alınan, askere gönderilen, sandıkta oyu istenen; fakat devletin kapısına geldiğinde kıyafeti, inancı, hayat tarzı sorgulanan vatandaşlardı…
Çünkü o insanlar memleketin yükünü taşıyan ama memleket hakkında söz söylemeye kalktığında birilerinin “Bir dakika!” dediği geniş muhafazakâr kesimlerdi…
Erdoğan’ın siyasi yolculuğunu bu düşünceden ayırırsanız geriye yalnızca tarihler, makamlar ve seçim sonuçları kalır.
Şimdi hepimizin bildiği ama unutulan ya da göz ardı edilen şu müthiş mücadeleye dikkatinizi çekmek istiyorum.
1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi Erdoğan. Ardından Siirt’teki konuşması ve okuduğu şiir nedeniyle yargılandı. Mahkûmiyet, belediye başkanlığından ayrılış, siyasi yasak ve cezaevi… Bir insanın siyasi hayatını bitirmek için daha ne gerekiyordu? Nitekim hükmü verenler yalnızca mahkeme salonlarında değildi. Gazete sayfalarında da siyasi geleceği hakkında hadsiz yorumlar vardı: “Muhtar bile olamaz.”
Oldu mu?
Ben cevaplayayım. Muhtar olmadı. Başbakan oldu. Cumhurbaşkanı oldu. Daha da önemlisi, Türkiye’nin geniş bir kesiminin ve özellikle dünyadaki mazlum coğrafyaların umudu hâline geldi.
Başka bir deyişle, Rize Meydanı’nı ve binlerce meydanı dolduran kimsesizler, kimsesizlerin kimsesinin siyasi geleceğine nokta koyduklarını düşünenlerin hevesini kursağında bıraktı.
Sayın Erdoğan, 14 Ağustos 2001’de arkadaşlarıyla AK Parti’yi kurdu, kurucu genel başkan oldu. AK Parti ilk seçimlerde iktidara geldi fakat kendisi siyasi yasaklıydı. Önündeki engelin kalkmasının ardından 2003’te Meclise girdi ve başbakanlık görevini üstlendi.
Yani bu yolculuk, hazır bir koltuğa oturup fotoğraf çektirerek başlamadı.
Kapılar kapandı. Yeni kapılar arandı. Yasaklar geldi. Siyasetin içinde mücadele sürdürüldü.
Sonra 367 garabeti… e-muhtıra…
Peki, bütün bunlar muhafazakâr vatandaş açısından ne anlama geliyordu?
Yine ben cevaplayayım: “Bu ülkede yaşayabilirsin ama ülkenin yönetiminde fazla ileri gitme” anlayışının devamı.
Başörtüsü meselesi de bunun en acı örneklerinden biriydi.
Bir genç kız düşünün. Sınavı kazanmış. Ders çalışmış. Ailesi imkânlarını zorlamış. Ama kapıda kendisinden bilgisi değil, başını açması isteniyor.
Başörtüsü yasaklarının üniversitelerde aşılması, 2013’te kamu personeli açısından kaldırılması, yalnızca bir kıyafet düzenlemesi değildi. Kimsesizlerin eğitim ve çalışma hakkının önündeki bir engelin kaldırılmasıydı.
24 Temmuz 2020’de Ayasofya’nın yeniden ibadete açılması ise pek çok muhafazakâr insan için yıllarca taşınan bir özlemin karşılığıydı.
Fakat bütün bu tarihlerden daha büyük bir değişim vardı. Yıllarca yok sayıldığını, kimsesiz olduğunu hisseden geniş bir toplum kesimi artık dikkate alınıyordu.
Biraz ayrıntılı anlattım fakat bugün korunması gereken esas miras budur. Ve tam da bunun için bazı şeyleri açık konuşmak gerekiyor.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bunca mücadelesi, kimsesizlerle dolu meydanların bunca emeği, mazlum coğrafyanın umudu birkaç kişinin para hırsına, makam rahatlığına veya siyasi kibrine teslim edilemez.
Fon soruşturmaları kapsamında dolandırıcılık ve manipülasyon iddiaları gündeme gelirken insanların birikimleri kadar güvenleri de zarar görüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan da sorumluların hesap vermesi ve vatandaşların ekonomik hakları için adım atılması gerektiğini ifade ediyor.
Bu duruş bana göre çok önemlidir ve ısrarla sürdürülmelidir. Elbette kimin suçlu olduğuna delillerle yargı karar verecek. Ama siyasetin de yerine getirmesi gereken bir sorumluluk var: Şeffaflık. Hesap verme. Vatandaşın hakkını koruma.
Bir insanın lidere yakınlığı, sorumluluğunu azaltmaz. Artırır. Erdoğan’ın adı, kimsenin şahsi hesabının teminatı değildir.
Partiye yakınlık, vatandaşın cebine uzanmanın ruhsatı hiç değildir. Üstelik mesele yalnızca para da değil.
Vatandaştan uzaklaşan, telefonuna çıkmayan, derdini dinlemeyen, bulunduğu makamı kendisine verilmiş ömürlük bir imtiyaz sayan siyasetçi de bu birikimi tüketiyor. Milletin kapısını çalarak büyüyen bir hareketin mensubu, millet kendi kapısını çaldığında sekreterinin arkasına saklanamaz.
İyi de siz o koltuğa nasıl geldiniz?
Bir zamanlar kapı kapı dolaşan kimsesizlerin emeğiyle değil mi? Bilesiniz ki bugün o kapılardan uzaklaşıyorsanız yalnızca seçmenden değil, sizi oraya taşıyan kimsesizlerin kimsesi olma iddiasından da uzaklaşıyorsunuz.
Bu hareket bir gemi. Bir kaptanı var.
Taşıdığı büyük bir yük var: Kimsesizlerin ve mazlum coğrafyanın güveni, geçmişin mücadeleleri, insanların hakları ve yarına dair umutları…
Elbette o geminin fareleri de var. Burada sözünü ettiğim fareler, ortak emeği şahsi çıkarına kemirenlerdir. Kaptanın adını kullanıp kendi hesabını büyütenlerdir. Geminin yükünden çalıp sonra güvertede en yüksek sesle sadakat nutku atanlardır.
Açıkça soralım: Peki, kaptanın görevi yalnızca dışarıdaki fırtınayla mücadele etmek midir?
Hayır…
Kaptan, yılların tecrübesiyle ve taşıdığı yükün sorumluluğuyla geminin içindeki kemirilmiş tahtayı da görmek zorunda. Çünkü gemiye zarar vermek için her zaman dışarıdan top atılması gerekmez. İçeriden açılan bir delik de yeter.
Sayın Cumhurbaşkanı’nın bu gemiyi sağlıklı biçimde yürütmesi, taşıdığı büyük yükü hedefe ulaştırması için o yükü kemirenlerden kurtulması gerekiyor. Hukukla, hesap sorarak, siyasi sorumluluğun yerine getirilmesini sağlayarak.
Çünkü o gemi, birkaç kişinin servetini taşımak için yola çıkmadı. O gemi, meydanlar dolusu kimsesizin umudunu taşıyor.