İsrail-ABD ikilisi aylardır İran’a vuruyor. Hem de “Allah ne verdiyse” cinsinden…

Bu saldırılar sonucunda İran en üst düzey liderini ve birçok önemli yöneticisini kaybetti. Askerî üsleri, füze tesisleri, enerji kaynakları ve ekonomik altyapısı ağır saldırılara uğradı. Buna rağmen Perslerin torunları hâlâ ayakta, hâlâ karşılık veriyor ve rakiplerinin zafer ilan etmesine izin vermiyor.

Neden mi?

Aslında cevap çok basit:

Çünkü İran, yalnızca bugün haritada gördüğümüz İran değildir. İran; binlerce yıllık devlet geleneğine, bürokratik hafızaya, askerî tecrübeye ve krizlerle yaşayabilme yeteneğine sahip çok katmanlı bir devlettir.

İran’ın en önemli taktiği ise bana göre “Muhammed Ali taktiği”dir.

Hatırlayın, efsanevi boksör Muhammed Ali’nin özellikle George Foreman karşısında uyguladığı meşhur bir taktik vardı. İlk rauntlarda iplere yaslanıyor, rakibinin yumruk atmasına izin veriyor, hatta dışarıdan bakıldığında dayak yiyormuş gibi görünüyordu. Foreman vurdukça vuruyor, kendisini galibiyete yaklaşmış sanıyordu.

Oysa Muhammed Ali rakibiyle değil, zamanla birlikte dövüşüyordu. Foreman’ın gücü azaldığında, nefesi tükendiğinde ve kolları ağırlaştığında Ali iplerden ayrıldı. Biriken tecrübesini, hızını ve rakibinin yorgunluğunu kullanarak maçı kazandı.

İran’ın yıllardır uyguladığı siyaset de buna benziyor.

İran için önemli olan her darbeye aynı şiddetle ve aynı anda karşılık vermek değildir. Darbeyi karşılamak, ayakta kalmak, zaman kazanmak ve karşı tarafın siyasi, askerî ve ekonomik sabrını, elbette ki siyasi liderini tüketmek daha önemlidir.

Çünkü İran savaşı yalnızca füzelerle yürütmez. Bürokrasiyle, coğrafyayla, enerjiyle, diplomasiyle, bölgesel ilişkilerle ve en önemlisi zamanla yürütür.

Üstelik İran’da devlet, hükûmetten çok daha büyüktür. Cumhurbaşkanları gelir gider, bakanlar değişir, komutanlar öldürülür; fakat devletin temel yönelimi kolay kolay değişmez. Düzenli ordunun yanında Devrim Muhafızları, güvenlik güçlerinin yanında Besic, resmî kurumların yanında vakıflar ve farklı ekonomik yapılar vardır.

Yani İran tek motorlu bir uçak değildir. Bir motoru vurulduğunda diğer motorlarla uçmaya devam edebilecek şekilde kurulmuştur.

Bu yapı barış zamanında hantallık, yetki çatışması ve verimsizlik doğurabilir. Fakat savaş zamanında aynı karmaşıklık, devletin sigortasına dönüşür. Bir kurum devre dışı kaldığında başka bir kurum onun görevini üstlenir.

Lise düzeyinde bile olsa tarih bilgimizi şöyle biraz kurcaladığımızda, İran’ın arkasında yalnızca 1979’da kurulan İslam Cumhuriyeti olmadığını görürüz. İran’ın arkasında, Pers İmparatorluğu’nun devlet hafızası, Sasani bürokrasisi, Safevi siyaseti, Kaçarların büyük devletler arasındaki denge arayışı, Pehlevilerin merkezî devlet yapısı ve sekiz yıl süren İran-Irak Savaşı’nın acı tecrübesi vardır.

İran bütün bu dönemlerden tek bir ders çıkarmıştır:

Her savaşı kazanamayabilirsiniz ama ayakta kaldığınız sürece yenilmiş sayılmazsınız.

Elbette İran’ın bu dayanıklılığı, İran halkının rahat yaşadığı anlamına gelmiyor. Hem de bunca devlet tecrübesi ve bunca doğal kaynağa rağmen. Onyıllardır Enflasyon, yoksulluk, yaptırımlar, özgürlük sorunları ve ağır savaş maliyetleri toplumun omuzlarındadır. Devletin dayanıklılığının faturasını çoğu zaman halk ödemektedir.

Fakat devletlerin gücü yalnızca ne kadar zengin olduklarıyla değil, ne kadar acıya dayanabildikleriyle de ölçülür. İran yönetimi, toplumuna çok ağır bedeller ödetme pahasına devlet mekanizmasını çalıştırmayı sürdürüyor.

İşte bu nedenle İran’ı bombalamakla İran’ı yenmek aynı şey değildir. Bakın, özellikle ABD bu ara, eğer becerebilirse, neyi bir başarı sayacak biliyor musunuz? Hürmüz Boğazı’nın açılmasını. Dikkat edin, savaş öncesi zaten açık olan Hürmüz Boğazı’nın açılmasını…

Olayı özetlemek gerekirse, ABD ve İsrail kaç hedefi vurduklarını, kaç tesisi yok ettiklerini ve kaç komutanı öldürdüklerini hesaplıyor. İran ise kaç raund daha dayanabileceğini…

Çünkü karşısındakiler yumruklarını sayarken İran zamanı sayıyor.

Ve Muhammed Ali taktiğinde asıl soru, ilk rauntlarda kimin daha çok yumruk attığı değildir.

Asıl soru şudur:

Son raunda gelindiğinde kim hâlâ ayakta kalacak?