Hiç sirklerdeki fillerin hikâyesini duydunuz mu?
Filler, yeryüzünün en büyük ve en güçlü hayvanlarından biridir. O kocaman hayvanlar küçücük bir kazığa, incecik bir iple bağlanırlar. Aslında yetişkin bir fil, ayağına bağlanan o ipi basit bir hareketle koparabilecek güçtedir.
Ama koparmaz!
Peki, neden? Çünkü sirkteki fil terbiyecisi henüz yavru olan fili kalın zincirlerle, toprağa çakılmış sağlam bir kazığa bağlar. Zavallı hayvan kurtulmak için bütün gücüyle mücadele eder. Çeker, zorlar, tekrar tekrar dener.
Ama başaramaz.
Günler geçer, aylar geçer. Sonunda fil mücadeleyi unutur. Çünkü ne kadar uğraşırsa uğraşsın kurtulamayacağını öğrenmiştir.
Sonrasında fil büyür, güçlenir. Bir zamanlar koparamadığı zincirlerin yerini incecik ipler alır. Artık o ipleri koparabilecek güce sahiptir.
Ama denemez bile! Artık filin ayağını bağlayan ip değil, zihnindeki çaresizliktir.
İşte psikoloji biliminde bunun adı öğrenilmiş çaresizliktir.
Peki, bu fil hikâyesini neden anlattım?
Cevaplayayım.
Çünkü dünyanın önemli bir bölümünde, özellikle de Orta Doğu’da, yıllardır zihinlere yerleştirilen bir düşünce var:
“İsrail yenilmez!”
İyi de, gerçekten öyle mi?
Tamam, İsrail’in arkasında olağanüstü bir ekonomik güç bulunuyor.
Tamam, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e sağladığı askerî ve diplomatik destek ortada. Tamam, İsrail’in istihbarat kapasitesi küçümsenecek gibi değil.
Bunların hepsi doğru.
Fakat başka bir doğru daha var.
Güçlü olmak ayrı şeydir, yenilmez olmak ayrı şey.
Tarih, kendisini yenilmez zanneden orduların, yıkılmaz sanılan imparatorlukların ve sonsuza kadar süreceği düşünülen güç dengelerinin nasıl değiştiğinin örnekleriyle doludur.
Roma İmparatorluğu yıkıldı. Sovyetler Birliği dağıldı. Dünyanın en büyük askerî gücüne sahip Amerika, Vietnam’da tarihinin en büyük travmasını yaşadı. Demek ki hiçbir güç, yalnızca güçlü olduğu için sonsuza kadar başarılı olacağının garantisine sahip değil.
Peki, psikoloji bilimi insanı yalnızca öğrenilmiş çaresizliğe mi mahkûm ediyor?
Elbette hayır!
Bir tarafta öğrenilmiş çaresizlik varken, diğer tarafta psikolog Albert Bandura’nın üzerinde çalıştığı çok önemli bir kavram bulunuyor:
Kolektif yeterlilik!
Biraz daha açmak gerekirse, insanların veya toplumların birlikte hareket ederek karşılaştıkları güçlüklerin üstesinden gelebileceklerine ilişkin ortak inançları şeklinde ifade edebiliriz.
İşte İsrail’in de ölümüne korktuğu şey budur.
Şimdi yeniden fil hikâyemize dönelim.
Düşünün ki o kocaman fil, ayağına bağlanan ipin aslında ne kadar güçsüz olduğunu bir gün fark etti.
Ne olur?
Belki önce küçük bir hareket yapar. Ardından biraz daha zorlar. Sonunda yıllardır kendisini bağlayan ipin sandığı kadar güçlü olmadığını anlar.
Ya diğer filler de bunu görürse?
Konunun en önemli noktası da burasıdır. Çünkü bir filin kendi gücünü keşfetmesi bireysel bir değişimdir. Fillerin birlikte hareket edebileceklerini öğrenmeleri ise kolektif yeterliliğin vücut bulmuş hâlidir.
Peki, sonuçta ne olur?
Orta Doğu coğrafyasında her şey yeniden değişir.